O gün çalan telefonunun ekranında ‘’Aşkım’’ yazısını gördüğü an, bilemezdi takribi yirmi saniye sonra o zamana kadar bildiği şekliyle hayatının sonlanacağını. Telefonu çaldı ve öldü. Bilindik ölülerden farklı olarak nefes alıp oksijen tüketmeye devam etti, tek başına çürüyüp kokmasın, komşuları rahatsız etmesin diye yemek yiyip su da içti, hatta görevliler kapıya dayanmasın, onu kendileri ile muhatap olmak zorunda bırakmasınlar diye vergileri, faturaları da ödemeye devam etti. Bunlardan dolayı devletin kriterlerine göre ölü olarak sayılmadığından ötürü evine seçmen kağıdı gelmeye devam etti. Onsuz bir şehrin belediye başkanının kim olacağı, nasıl yönetileceği artık çok da umurunda olmadığından o telefon çaldıktan sonra bir daha oy vermeye de gitmedi.
Hayatı boyunca hiç zeka testi yaptırmamıştı. Çok zeki olduğuna dair bir iddiası da bulunmamıştı. Lakin ekranında ‘’Aşkım’’ yazarak çalan telefonu açtığınızda karşınızdaki ses konuşmaya uysal bir sesle ‘’Beyefendi ben polis memuru Kamuran…’’ diye başlıyorsa, bazı şeylerin bir yerlerde çok yanlış gittiğini ve bundan sonra da asla doğru yola geri girmeyeceğini idrak etmeniz için dahi olmanıza gerek yoktur. Asgari düzeyde bir zeka sahibi olmak bunun için yeterlidir.
O bunu bilmiyordu, fakat bu Kamuran’ın da bir ölünün yakınına, bir yakının öldüğü haberini verme tecrübesiydi. Bir elinde kadının kimliğini, diğerinde ise ekranı çatlamış telefonunu tutup olay yerinde bulunan hepsi kendinden daha tecrübeli olan polislerin suratına bakıyordu. Hepsinin daha önce böyle deneyimleri olmuş, kimse bugün bu işi üstlenmeye niyetlenmemiş, sözcüklerin tonlarca ağırlığını meslek yüksek okulundan yeni mezun bu genç adama yüklemişlerdi. Oğlanın bakışlarındaki çaresiz ve ne yapacağını bilmez ifadeyi gördükleri zaman art arda tavsiyeleri sıralamaya başladılar.
‘’Rehberi aç bak, anne ya da babasının numarasını bulmaya çalış, olmazsa mesajlara gir samimi yazan bir arkadaşı varsa onu ara.’’
Kamuran telefon rehberini kurcalarken derhal bir anne ya da baba bulma umuduna kapılmıştı, henüz cesedi soğumamış yabancı bir kadının mesajlarını okumak garip ve ayıp gözükmüştü. Kamuran o gün bunu bilmiyordu ama ilerleyen yıllarda onlarca cesedin cebinden çıkan onlarca telefondan onlarca anneyi ve babayı arayacak, onlarca insanın mesajlarını kurcalamak zorunda kalıp ‘’acı haberi’’ verebileceği en doğru kişiyi mesajlardan çıkarmaya çalışacaktı. Kan kokulu karanlık ve bulutlu gecelerde, harflerin arasında muhtemel metanet kırıntıları ararken kaybolacaktı…
A harfi ile başlayan isimlerden başladı, bir anne yoktu fakat bir ‘’Aşk’’ vardı. Önce bir tereddüt etti. “Aşkım değil aşk yazmış” dedi kendi kendine içinden. “Başka bir şey olmasın?” B harflerine de bakmaya, eğer bir “Baba” bulamaz ise Aşk’ı aramaya karar verdi. Kamuran o gece henüz bunu da bilmiyordu ama hayatında “aşkı” arayıp bulabildiği tek an da o olacaktı. “Buldum birini” dedi kısık sesle. “Anne baba yok, eşi ya da sevgilisi olduğunu düşündüğüm biri var.”
“Küstür belki ana babasıyla konuşmuyordur, ya da ölmüşlerdir ?” diye fikir yürüttü üniformasız polislerden bir tanesi, mesleğinin verdiği refleksle, freni boşalan bir belediye otobüsünün durakta bekleyenlerin arasında dalması vakası ile hiçbir alakası olmayan, ortada yatan bir cesedin ailevi ilişkileri üzerine kafa yorarken. “Başka neden insan anasının babasının telefonunu kaydetmez ki?” Orda olan polislerden hiç biri bunu bilmiyordu lakin üniformasız polis iki tahmininde de haklıydı. Cesedin annesi ölüydü, babasıyla da yıllardır konuşmuyorlardı.
“Ezbere biliyordur belki her ikisini de?”
“Olsun ne fark eder? İnsan her seferinde onca rakamı yazmaya üşenir.”
‘’Sakın hemen başınız sağ olsun falan deme. Bir kaza oldu de. Şu hastaneye götürülüyor de. Orda doktorlar söylesin. Adam hastadır falan, düşüp bayılacaksa da hastanede bayılsın.’’
Telefon çalıyor, ‘Aşkım’ arıyor. ‘Otobüs bekliyorum, bir şey lazım mı diye soracak.’ Çabucak mutfağa bir göz gezdiriyor, dolabı açıp kabaca bakıyor. ‘’Bir şey lazım değil’’ diyecek. ‘’Sen gel yeter’’ diyecek. Telefonu açıyor, ‘’Alo, sevgilim ?’’ diyor. Bir saniye kadar arka plandan boğuk bir kalabalığın sesi duyuluyor, başka bir ses yok. Sonra cılız bir erkek sesi: ‘’Beyefendi ben polis memuru Kamuran…’’
‘’Bir kaza yaşandı.’’
‘’Yaralandı, hastaneye götürülüyor.’’
Arkada siren ve telsiz sesleri seçiliyor, biri sesleniyor telaşla ‘’Nesi oluyormuş onu da sor ? ’’
‘’Rahmetlinin nesi oluyorsunuz ?’’
Işıklar söndü, film durdu. Kapkaranlık. Telefon hala elinde, ahizeden birinin bağırışı duyuluyor ‘’Ne yaptın sen oğlum geri zekalı ! Size dedim çocuk aramasın diye! ’’ Adam bunu o esnada bilmiyor ama Kamuran’ın konuşmasına şahit olan amir ortamdaki tecrübeli polisleri azarlıyor. Herkes Kamuran’ın bir çuval inciri bok ettiğini biliyor.
Gözlerine görüntü geri geliyor azcık. Ağzını açıyor. “Hangi hastane?”
Taksi. Yol. Hastane. Doktor. Morg. Polisler.
‘’Nasıl olmuş ?’’
‘’Belediye otobüsünün freni boşalmış, durağa dalmış.’’
Kafasında onun sesi yankılanıyor. Gülerek “Tam üçüncü dünya ülkesi ölümü, benden de başka türlüsü beklenmez zaten!” diyor muzipçe. Telaşla arkasını dönüp koridora bakıyor. Sesin kaynağını arıyor, bir yanlışlık oldu herhalde telaşla nabzını tam almadılar, bayılmıştı sadece, uyandı açtı morg dolabının kapısını çıktı! Takside de düşünmüştü bunu zaten gelirken. Hadi canım oradan, daha ölmesi çok saçmaydı. Ortada koskocaman bir yanlış anlaşılma vardı, hastaneye gidip bunu çözecekti. İşte bak gördün mü, sesi yankılanıyor koridorlarda. Kim bilir nasıl sıkılmıştır canı, hiç sevmez hastaneleri. İlaç kokusunu bile sevmez, ona hastane koridorlarını hatırlattığını söyler.
Dönüp hızlıca etrafına bakınıyor. Koridorda birkaç kişi var ama hiç biri o değil. ‘’Morg kapakları içeriden açılmaz ki…’’
O an bunu bilmiyordu ama, morg dolaplarının kapıları içeriden açılan cinsleri de vardı. Senelerce o farkındalık anını düşündü. Karısının cesedinin başında durmuş, üçte biri parçalanmış yüzüne bakmıştı. Teşhis etmişti, ‘’O’’ demişti. Bunların hiç birinde değil de, morg dolaplarının kapakları hakkındaki cehalet anında kabul etmişti onun gittiğini.
Annesinin gömülü olduğu mezara gömdüler. Birkaç defa gelmişti onunla. Bayramlarda, arife günlerinde çok kalabalık oluyor diye alelade günlerde gelirlerdi senede bir iki defa. İnançlı, maneviyat dünyası güçlü bir kadın değildi ama buraya gelirdi ara sıra. Hiç sormadı sebebini, kendince bildiğini düşünüyordu. Cenazeye yıllardır konuşmadığı babası da gelmişti. Arayıp ona kızının ölüm haberini vermişti. Telefonda konuşurken, haberi kendisine veren polis memurunun sesindeki o titrek hissi anımsadı. Kendisi o kadar acı çekiyordu ki, biraz bundan biraz da yaşarken aşık olduğu kadına çektirdiği sıkıntılardan dolayı kendince ilkel bir intikam dürtüsüyle babasına durumu nasıl anlatması gerektiği üzerine kafa yormadan direkt haberi vermişti. Lakin baba seneler önce kendi aşık olduğu kadını gömdüğü mezara şimdi de kızını gömüyordu. Çektiği kahırı düşününce yumuşadı. Ölülerin kimseyi affedemeyeceklerini ve bunun geride kalanlar üzerinde bıraktığı yıkımı bildiğinden, haddi olmadığını bildiği halde adamın koluna girip kızının yerine onu affetti ve birlikte ağladılar.
Kefene sarılı beden mezarın içinde kaybolurken adam, bu yok oluş yolcuğuna çıkan bedenin sahibinin bir zamanlar bu mezarlıklarla nasıl da dalga geçtiğini düşündü. Bunu asla ona söylemese de bu şakaya vurma halinin bir çeşit savunma mekanizması olduğunu düşünürdü.
“Burası ölüler için değil, yaşayanlar için.” derdi. “Bir insan mezarlıkların ölüler için değil, geride kalanlar için yapıldıklarını idrak etmeden tam olarak büyümüş sayılmaz. Şahsen ben bunu anladığımda büyüdüm. Zaman ilerledikçe insanların manevi dünyası da zayıflıyor. Her şey mekanikleşiyor. Gün gelecek ölüm de hayata dair ‘teknik’ bir detay olarak algılanacak. Mezarlıklar manasını yitirecekler. Belki gelecekte insanlar bizim geçmişteki insanları, ölen önemli kişilerle birlikte atını, hizmetçisini de gömdükleri için garipsediğimiz gibi garipseyecekler. Gömdüğümüz, yaktığımız tüm ölüleri ziyan edilmiş enerji kaynakları olarak düşünecekler. Devasa ve değerli arazileri ölülere adadığımız için bizimle alay bile edebilirler. Cesur Yeni Dünya’da bununla alakalı bir bölüm vardı, hatırlıyor musun?”
Gelecekteki ölüm algısı ile ilgili tahminlerini sıraladıktan sonra ciddileşirdi;
“Sahip olduğumuzu göremediğimiz son şeyler mezarlarımız olacak. Yani başka binlerce insanla birlikte bir felakette değil, ‘normal’ bir şekilde ölürsek bir cenazemiz olacak, o cenazeye insanlar gelecek, bir mezarımız olacak. Yaşarken bas bas ‘gömülmek istemiyorum’ diye bağırsak bile ölünce kimse bizi dinlemeyecek. Bizim için yapılan bu kadar büyük bir keşmekeşten bir tek bizim haberimiz olmayacak. Bedenimizin tarihin sonuna kadar yatacağı son evini, mezarımızı bile göremeyeceğiz.”
“Çok lazımsa sağken alalım seninkini? Manzaralısından?”
“Onu mu diyorum, geri zekalı!”
Defin işlem tamamlandıktan sonra bir süre mezrın başında baba ile birlikte yalnız kaldılar. Babanın hıçkırıkları çığlığa dönüştüğünde uzakta bekleyen arkadaşları gelip babanın koluna girerek onu mezardan uzağa götürdüler. Adam tek başına, artık nüfusu iki kişiye çıkmış olan, üzeri toprakla örtülü mezara baktı. “Eh” dedi adam. “Eh”
Annesinin üzerine gömülmesi işini de biraz bu yüzden istemişti. Artık bu mezarlığa yeni ölü kabul etmiyorlardı, tüm ölüleri şehrin uzak tarafındaki yeni ve büyük mezarlığa gönderiyorlardı. Sadece, mezarlık ahalisinin içinde yeni ölen kişinin üzerine gömülebileceği bir eski ölü olduğu takdirde defin işlemine izin veriliyordu. Kadının tarihin sonuna kadar altında kalacağı toprağı bilmeme ile ilgili endişesini hatırlamış, en azından yaşarken gözüyle görüp bildiği bir yere gömülmesini istemişti. Hoş, ona kalsaydı o nispeten yakılmayı ya da mezarlık ve ölüm konusu açıldığında sürekli atıfta bulunduğu Cesur Yeni Dünya’daki gibi bir şekilde doğalgaza, elektriğe ya da başka bir enerji kaynağına dönüştürülmeyi dilerdi.
“Eh, o gün bugün değil demek ki. Belki haklısın, burası senin için değil aslında benim için. Ama o anlatıp durduğun gün, insanların ölümü standart bir son gibi pragmatik bir biçimde kabullenecekleri gün bugün değil. Senin ölümün hayata dair teknik bir detay değil ve sen de ziyan olmuş bir enerji kaynağı değilsin. Bak, en yeşil ağaçlar daima mezarlıklardadır. Sen de bir ağaç yaprağındaki yeşil renk olacaksın yakında. Bir ruh değilsin belki ama artık bir renksin ve bir ağacın yaprağısın. Seninle konuşurduk bazen buraya geldiğimizde. ‘Mezarlıklar neden bu kadar huzurlu?’ ‘Sessizlikten ve ağaçlardan’ ‘Ölüleri kimse üzemez, artık hiçbir şeyi duyamazlar. Onlar da kimseyi üzemezler, çünkü konuşamazlar.’ ‘Geride kalanları, ölülerin sessizliği üzer’
Ve bir daha da gitmedi oraya defin işleminden sonra. Mezarlıktan çıkarken oraya sık sık geri döneceğini düşünmüştü ama hiç dönmemişti. Haklıydı kadın, burası geride kalanlar için, onun içindi ve ona faydası olacaktı. Lakin onun artık olmadığı bir hayatta kendisi için de bir şey yapmak istemiyordu. Gitmedi.
Günler geçti, izni bitince işine döndü. Bir hafta çalışmayı denedikten sonra istifasını verdi. Biraz birikimleri vardı. O bittiğinde de satabileceği atadan deden kalma bir şeyler vardı işte, sonrasını düşünmüyordu. Zaten düşünmeye takati de kalmamıştı. İstifa ettikten sonra içine düştüğü alkol cenderesinden çıkar gibi olup da kendine geldiğinde ilk yaptığı şey evin duvarların ona, yeşile boyamak oldu. Başkasına yaptırmadı bu işi. Malzemeleri alıp kendi yaptı. Acemilikten birkaç yerden duvarlar kabardı. Kabaran yerleri kazıyıp tekrar boyadı. Sonunda duvarlar da haline acıdı, direnmeyi bıraktı. Bıraksalar balkonu ve balkonun dışa bakan duvarını da yeşile boyardı ama daha pek çok şey gibi, apartman sakinleri ve yönetici ile muhatap olmak için enerjisi yoktu. “Ağaçlar ve sessizlik” demişlerdi. Artık o da yeşil bir ağaca ve sessizliğe dönüşmüştü. Artık onsuz kalan evlerini de ona dönüştürüyordu. Yemyeşil, sessiz bir ev.
Cenazenin üzerinden bir süre geçtikten sonra, mezarlığa giden yolun üzerindeki mezarcılardan bir tanesine girdi. Bir kaç sene önce, kanserden ölen halasının mezarını yaptırmak için halasının kızıyla, bir başkasının verdiği tavsiye üzerine bu mezarcıya gelmişlerdi. Tavsiyeyi veren kişi mezarcı için “civarın en eski, en iyi ustası” demişti. Cidden de adam her ne kadar mezar estetiği konusunda uzman olmasa da, mezarcının halasının mezarını güzel yaptığını düşünmüştü. Dükkana girdi, mezarcıyı tanıdı, son gördüğüne nazaran pek yaşlanmamıştı. İstemeden gözünde mezarını yaptığı insanların daha yaşaması gereken ömürlerini kendi hayatına katan doğaüstü bir varlığın imgesi canlanır gibi oldu. Bu düşünceyi kafasından dışarı itip, ufak bir hal hatır konuşmasından sonra (ilginç bir şekilde mezarcı onu tanımıştı) mezarcıya mezarın konumu ile ilgili bilgileri verdi, yapılacak mezarın yaklaşık ücretini öğrenip mezarcıya biraz daha fazlasını ve boş bir kavanozu verip bir ay sonra kavanozu almaya geleceğini, mezarla işi bittiğinde mezardan alacağı toprakla bu kavanozu doldurmasını rica etti. İlginçtir mezarcı hiç şaşırmamıştı. Ya da şaşırdıysa bile mesleğinin gerektirdiği profesyonellikle büyük tepkiler vermeme konusunda kendini terbiye etmişti. Her iki şekilde de mezarcı kavanozu kabul, fazla parayı reddetti. Adam geri almadı. Çıkarken dükkan sahibine dönüp;
“Senden ricam işi bitirdikten sonra mezarın son halinin fotoğrafını çekip bir kağıda bastır. Ek masraf çıkarsa kavanozu almaya geldiğimde hesaplaşırız.”
İhtiyar mezarcı başını sallayarak adamın bu ricasını da kabul ettiğini gösterdi.
Bir ay sonra adam mermerlerin arasından tekrar dükkana girdi. Toprak dolu kavanozu ve fotoğrafı aldı. Fotoğrafa baktı. Adam güzel iş yapmıştı. Adama teşekkür etti, elini sıktı, para çıkarmak için elini cebine atmıştı ki mezarcı cebe giden eli yakalayıp, “Sen kendine dikkat et yeter evlat. Ölenle ölme, nasılsa senin de günün gelecek, acele etme, aceleye gerek yok, o zamana kadar ölenin yaşayamadığı günler için de yaşa” dedi. Sonra başını sağa çevirerek duvarda var olduğuna adamın daha önce dikkat etmediği, sandalyede oturan güzel bir kadınla, mezarcının gençliği olduğu anlaşılan, ellerini kadının omzuna koymuş ayakta duran bir adamın siyah beyaz fotoğrafına hızlı bir bakış attı. “En azından dene. Onlar bunu isterler.”
Adam bir süre cevap vermedi. “Eyvallah dayı” dedi ve boş mermerlerin ürkütücü bir sükunetle duvarlarında yaslanır halde bekledikleri dükkandan çıktı. Eve gelene kadar mezarcının sözlerini unutmuştu bile.
Eve geldiğinde hemen ikisinin fotoğraflarının olduğu vitrine gitti. Çerçevelere göz gezdirdi. Kendisinin tek olduğu bir fotoğrafı eline aldı. Diğer elinde mezarın fotoğrafı vardı. İkisini yan yana getirip ölçülere baktı, tutuyordu. Kendi fotoğrafını çıkarıp vitrinin üzerine gelişigüzel attı. İçine mezarcının çekip bastırdığı fotoğrafı koydu. Artık çerçevelenmiş olan mezar fotoğrafını oturma odasının ortasındaki sehpanın üzerine koydu. Gitti, poşetten kavanozu çıkardı onu da çerçevenin yanına koydu. Sonra mutfağa gitti, bir şişe rakıyla geri döndü.
Ertesi sabah kalktığında başı zonkluyordu. Kanepede sızıp kalmıştı. Doğruldu, etrafına bakındı. Bakınma sırası sehpaya geldiğinde donakaldı. Kanepede oturduğu ve sadece başını hareket ettiği düşünüldüğünde donakalması için pek bir çaba sarf etmesi gerekmemişti zaten. Sehpanın üzerinde dün içerisinde toprak olan boş kavanoz, kavanozun yanında içinde mezar fotoğrafının bulunduğu çerçeve, onun önünde iki adet yetmişlik boş rakı şişesi ve bu kümenin en sağında da, üzerinde bir bitkinin minnacık fidesinin onu izlediği bu eve ait olmayan bir saksı duruyordu.
Dekordaki bu absürt ve ani değişikliğin sorumlusunun bir başkası mı olduğunu anlamak için evin sessizliğini dinledi bir süre. Sessizlik yalnızlığını tasdikledikten sonra, her ne olduysa bunu kendisinin yaptığını anladı. Başını ellerinin arasına alıp biraz dinlendikten sonra düşünmeye başladı.
“Evde bir şişe rakı vardı. İkinci şişe nereden geldi? İnip almış olmam lazım. Dün bende film kopmadan önce hava hala aydınlıktı, saat erkendi. Bu ne bitkisi acaba? Nerden buldum ben bunu? Saksı nerden çıktı?”
Evin yeşil duvarlarına bir süre baktıktan sonra ayağa kalktı. Teriyle birlikte içki kokusunun sindiği gömleği çıkarıp üzerine eline ilk gelen ve nispeten daha temiz olan bir tişörtü geçirdi. Pantolonuyla sızdığı için alt tarafta bir işlem yapmadan, ceketini alıp evden çıktı. Aşağıya inip sokağın karşısındaki tekel bayine daldı.
Tekelci bir gözü rafların üzerine tünettiği 37 ekran tüplü televizyondaki sabah haberlerinde diğer gözü, içeri giren müşteride ayağa kalktı.
“Oh çok şükür ölmemişsin! Telefonun da yok ki bende be oğlum arayıp kontrol edelim! Vallahi billahi aklım sende eve gittim.”
“Senden mi aldım abi rakıyı ben?”
“Benden aldın tabi. Zaten geldiğinde pilottun, vermeyim dedim, af edersin kafamı s.ktin, içeride başka müşteriler de vardı s.ktir git diye vermek durumunda kaldım. Onu da içtiysen zaten astronotluğa terfi etmişindir.”
Tekelci kalender adamdı, iyi insandı, küfürlerine bu yüzden pek aldırış etmezdi.
“Abi zorda bıraktıysam kusura bakma, millete sıkıntı çıkarmadım inşallah?”
“Yok be oğlum milletin a.ına koyayım. Bizim buranın çocukları, hayır onlar da genç kafaları da dumanlamışlar gündüzden, sakat bir durum var zannederler, sıkıntı çıkarırlar ondan posta ettim seni.”
“Eyvallah abi. Abi ben senden sonra nereye gideceğimi söyledim mi? Bir yerlerden saksılar maksılar almışım ama?”
Tekelci içinde peynirlerin, yoğurtların ve son kullanma tarihi yaklaşmış, belki de geçmiş salamların durduğu tezgahın cam vitrinine yaslanıp gülmeye başladı.
“Geldiğinde saksı vardı oğlum. Nerden aldıysan önce o halinde oraya gitmişin, sonra da buraya geldin. Bir de fide vardı ama anlamadım ben ne fidesi o. Sordum, “İçime çekeceğim, onunla yaşayacağım” falan deyip duruyordun.
“Abi valla ben de anlamadım. Bildiğim bir şey değil. Kimden aldım, kime soracağım, nedir ne değildir? Sakat bir şey olmasın uyuşturucu falan?”
“Yok be oğlum öyle bir şey olsa ben tanırdım. ‘İçime çekeceğim’ falan deyince bir kıllandım ama, öyle bir şey değildi yani. Hadi ben tanımadım, buradaki müptezellerden biri kesin tanırdı”
Bunu dedikten sonra Tekelci sustu. Bir saniye kadar yüzünde bir kavrayış ifadesiyle adamın kafasının üzerindeki bir noktaya baktı, sonra tekrar konuşmaya başladı.;
“ Ah, dur lan dur, poşet vardı. Nerden aldıysan, saksıyla fideyi poşete koymuşlar. Taktırmışın bir yere poşet yırtıktı, onu çöpe attım hepsini başka poşete alıp sana verdim. Çöpü boşaltmadım daha” deyip tezgahın arkasına geçti ve eğilip, iki saniye sonra kalktı, “Aha burada”.
Adam poşeti eline aldı, üzerindeki yazıyı okudu: “Gülten Çiçekçilik Tohumculuk ve Bahçe Malzemeleri”
Poşetin üzerinde işletmenin telefon numarası da vardı.
“Eyvallah abi sağ olasın, kusura bakma tekrardan”
“Dikkat et kendine be oğlum, gençsin daha”
Tekelciye cevap vermeden elinde yırtık poşetle eve döndü, telefonunu aldı, şarjı bitmişti. Şarja takıp, bir iki dakika bekledikten sonra telefonu açtı. Poşetin üzerinde yazan numarayı aradı.
Telefonu bir kadın açtı;
“Gülten Çiçekçilik”
“Hanımefendi iyi günler.”
“İyi günler buyurun.”
Ne diyeceğini toparlamak için bir süre düşündükten sonra konuşmaya devam etti.
“Hanımefendi ben dün sizden akşamüzeri civarı orta boy bir saksı ile bir tane de fide aldım. Yani şey, almışım.”
“Bir saniye o dediğiniz saatlerde başka bir arkadaş buradaydı kendisini çağırayım.”
“Tabi”
Birkaç saniye süren sessizlik.
“Abi iyi günler, daha iyisin inşallah?”
“Başka bir arkadaşın” tepkisinden, tekeldekine benzer sahnelerin çiçekçide de gerçekleştiğini anladı.
“Sağ ol, iyiyim. Ya kardeşim, ben dün ne oldu ne bitti hiç hatırlamıyorum, nasıl geldim, ne istedim, bu aldığım şey nedir, niye aldım, bir anlat bana gözünü seveyim”
“Abi sen dün akşamüzeri taksiyle geldin. Kafan bir dünyaydı. Bize ‘Rakının yanında ne gider?’ diye sordun, biz anlamadık önce. Yeşilliği görünce manav sandın daldın içeri sandık. Seni bırakan taksi de bastı gitti. Sonra baktık bile bile gelmişin. Önce ne istediğini de anlamadık sen soruyorsun biz cevaplıyoruz ‘peynir, erik, kavun’ falan. Sonra dedin ki ‘Evde saksıda yetiştirmelik, rakının yanında ne gider?’ Pek de anlamadık af edersin yenge hanımın özel bir toprağı varmış galiba onda yetiştireceğim, diyordun. Biz de baktık baktık ne var ne yok sana yeşil biber fidesi verdik.”
Video oyunlarında bir bulmacanın parçalarını çözünce hikayenin bir video halinde verilmesi gibi ya da bir yap bozun eksik parçalarını tamamlayınca resmin bütünün ortaya çıkması gibi olmayacaktı fakat anlamıştı. Neyi niçin yaptığını, sarhoşluğun körüklediği aşkının, özleminin, yalnızlığının ona neyi emrettiğini anlamıştı.
“Tamam bilader sağ ol. Teşekkürler her şey için. Canınızı sıktıysam kusura bakma.”
“Yok abi, sıkıntı yok. Alışverişini yaptın, taksi çağırdık sana gittin. Dün anlattım ama yine anlatayım. O özel bir cins biber. Işık mışık aramaz, toprağı kurudukça suyunu ver yeter. İlk bir aydan sonra ilk mahsulü verir, ondan sonra her hafta azar azar vermeye devam eder”
“Sağ olasın”
“Estağfurullah abi. Yalnız bir ricam olacak. O söylediğin özel toprak nerenin toprağı biz de bakalım bir, belki getirtir satarız?”
“Mezar toprağı”
Sessizlik ve ardından gelen “İyi günler abi.”
Telefonu kapattı, saksıya ve fideye baktı. Bakteri, enerji, ruh adı her neyse, aşkının bir parçası, ondan geri kalan bir şeyler artık bu evin içindeki bir canlıda olacaktı. En derin sarhoşluğunun kendisine verdiği bu fikri sevmişti. Ve derin kahır akşamlarında efkar yüreğini, rakı midesini yakarken onunla rahatlatacaktı kendini. Bir nevi aşkıyla beslenecekti. Bitmeyen gecelerde sevgilisi böyle eşlik edecekti ona. Yaklaşık 16 saat önceki sarhoş benliği böyle buyurmuştu demek ki.
Kafası yerine geldikten sonra düşündü. Onun toprağı ile bitki yetiştirme fikri hoşuna gitse de, bu bitkiyle beslenme fikrini sevip sevmediğine karar vermesi için kendine biraz süre vermeye karar verdi. Ama her halükarda o toprakta bir şeylere hayat verecekti.
Ayağa kalktı. Çok uzun zaman sonra ilk defa perdeleri açtı. Evin içine gün ışığı hücum etti. Balkona çıktı. Eğer ilahi öğretiler doğruysa, o muhtemelen “iyi bir yere” gitmiş olmalıydı. İç güdüsel olarak kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı. Polis memuru Kamuran bunu bilmiyordu lakin, mesleki kariyerinin ilk ölüm haberini ilettiği adam, o telefon o gün çaldıktan sonra ilk kez gülümsüyordu.
“Çiçekçiye göndererek insaf etmişin. ‘Rakı ile peynir gider’ deyip eve inek de aldırıp, mezarında bitecek otlarla besletebilirdin. Tam üçüncü dünya ülkesi yası! Seni seviyorum…”
İlk Yorumu Siz Yapın