Arkadaşlarla gündüz rakısı diye oturup gece yarımda kalktığı masanın da yardımıyla çok zor uyandığı bu Pazartesi sabahında Mine ofisine haftanın ilk adımını attı. Şöyle bir etrafına bakınıp boş ofiste kendinden önce gelen tek kişi olan ve iştahla boyoz – yumurta – çay üçlüsünü metabolizmasına dahil etmekle meşgul Zuhal Hanım’a ‘’Günaydın’’ deyip masasına geçti. Zuhal de yutkunduktan sonra uykulu bir ‘’Günaydın canım’’ ile Mine’ye karşılık verdikten sonda çayını fondipleyip, tazelemek için ofisin köşesinde duran, vaktiyle; çay ocağının mesai saatiyle birlikte açılmasından dolayı Mine ve Zuhal’in de mensubu olduğu, servisleri şirkete mesaiden 20 dakika önce gelen İnsan Kaynakları dişilerinin ‘’ Sabah sabah kuru kuru gitmiyor bu gevrekler, boyozlar’’ isyanı üzerine herkesin ortak para verip aldığı ama aradan geçen zamanda ofisin diğer kadın çalışanlarının gerek kredi ile araba alıp mobilize olması sonucu, gerekse evlenip kocişlerini sabahları 7 km fazla yol yaptırmak suretiyle kendilerini işe bıraktırarak mesai saatinden yarım saat sonra işe gelmeye başlayıp direkt Zülfükar Abi’nin hazır ve lezzetli çayına yumulmaya başlamaları sonucunda halihazırda sadece Zuhal’in aktif kullandığı hem su ısıtan hem çay yapan ve biraz daha ucuz olsa bekar ve öğrenci evlerinin vazgeçilmezi olacak küçük ev eşyasına doğru yöneldi.
Mine’nin çayla pek arası yoktu. Öğrenciyken 2 sene kaldığı yurtdışında filtre kahveye alışmış, çay ise işe ilk başladığı yıllarda iş arkadaşlarının ‘’Milletin ağız kokusu çaysız çekilmez burada’’ telkinlerine rağmen kırk yılda bir canı çektiğinde tükettiği bir dedikodu yancısı olarak kalmıştı onun için.
6 senedir çayla beraber bir türlü alışamadığı diğer şey ise Pazartesilerdi. Her ne kadar genel olarak birlikte çalıştığı kişileri ve yaptığı işi sevse de Pazartesileri genelde öğlen 12’ye kadar işe ve iş hayatına dair hiçbir şey yapamıyor, sözlük ve forum sitelerinden gül gibi kariyerlerini bırakıp kendini dağa taşa vuran serserilerin hikayelerini okuyup zihnine mastürbasyon yapıyordu.
Ama bugün o lüksü de elinden alınmıştı. 10 gün kadar önce şirketteki iki forklift operatöründen biri amiri ile kavga edip işi bırakmış, koca şirketin tüm sevkiyat yükü tek adamın üzerine kalmıştı. Söz konusu operatör abi, savaş meydanında at çatlatıp, hayvan daha yere değmeden yenisinin üzerine atlayıp yoluna devam eden ecdadı padişahlarına yakışır şekilde; fazla çalışma ve bakımsızlığa dayanamayıp cartayı çeken forklifti bırakıp diğerine geçiyor, bu esnada sanayiden usta çağrılıp diğer forklift fiziksel ve psikolojik bakıma alınıyordu. Adam o kadar yoğun mesai yapıyordu ki; 10 günde ek mesailerden kazandığı para normal aylık kazancını geçmişti.
Ama bu arkadaş da son 3-4 gündür hem aşırı çalışmanın verdiği yükle, hem de halihazırda şirketin CEO’sundan bile vazgeçilmez olmanın verdiği özgüven ile sağa sola sataşmaya, dahası bu temponun psikolojik sonuçlarından olduğu tahmin edilen nedenlerle forkliftin sol çatalı ile konuşmaya başlamıştı.
Bu yalnız Batman’e bir Robin bulmak için ilanlar açılmış, adaylarla görüşülmüş finale de üç aday kalmıştı. Personel işlerinden sorumlu derebeyi (bu şartlar altında derehanımı) Gülnur Hanım Cuma mesai bitmeden önce Mine’ye ‘’Birini sen ele bana iki kişi bırak, ben de birini eleyip kalanı Hüseyin Bey’e sunacağım’’ demişti.
Mine şimdi üç özgeçmişe gömülmüş, ‘’Kimin kaderini değiştirsem ?’’ diye düşünüyordu. Söz konusu üç özgeçmişin sahipleri ile Mine ilk görüşmeleri kendi yapmış, hepsini de sevmişti. Bir tanesi Mine’den gençti ve operatörlük belgesini yeni almıştı. Tecrübesi yoktu ama kibardı ve talep ettiği maaş diğerlerine nazaran düşüktü. İkinci aday yıllardır bu işlerin içindeydi. Tekerleği olup da karada giden hemen hemen her şeyi kullanmıştı. Emeklilikten sıkılmış, zamanını geçirecek bir şeyler arıyordu. Çok bir para talep etmiyordu ama hem yaşının hem de içinde bulunduğu garantiyi yakalamış hayatın rahatlığı ile kafasının attığı bir durum olursa çekip gidebileceği izlenimini yaratmıştı. Son aday ise Mine’nin en çok içine sineni olmuştu aslında. Yeni evli, halihazırda başka bir fabrikada aynı işi yapan ve borç harcı daha iyi çekip çevirebilmek için daha iyi ekonomik şartları kovalayan gençten bir adamdı. Genelde kendisinden en iyi şartları sağlayan en muhtaç insanı bulması beklenirdi. Bu konuda da iyiydi ve bu aslında iyi olmaktan gurur duymadığı bir özelliğiydi.
Hayatın tekme tokat giriştiği insanlara karşı şirketin çıkarlarını önde tuttuğu her ‘’profesyonellik’’ enstantanesinin ardından öğrencilik yıllarında katıldığı sohbetleri, kafeteryalarda arkadaşları ile bağır çağır tartışmalarını hatırlıyor, o zamanki halinin şu halini görse, yıllardır kıvama getirip şirketin ‘’kurumsal’’ kucağına bıraktığı o insanlara vaktiyle hayatın giriştiğinden daha sağlam ve kombine girişeceğini düşünüyordu. Biraz olduğu insana kızdıktan sonra bu iç çatışmayı ‘’ Ne yapalım, gerçek hayat o zamanlar umduğumuz gibi çıkmadı.’’ deyip sonlandırıyor, işine devam ediyordu.
Sonuçta daha 22 yaşında bir yeni mezunken iki masa ötedeki Gülnur da onu hazırlıksız yakalamış, hoş sözlerle kandırmış ve bu cenderenin içine katmıştı. Nasıl bu kadar hızlı geçtiğini anlamadığı 6 senenin ardından şimdi Mine, emekliliği gelen Gülnur’un yerine derehanımı olacağı günü bekliyordu. Bu düzen böyleydi. Aileden zengin değilsen ya da bir yerlerden gelirin yoksa çalışmak zorundaydın ve daha güzel bir çalışma ve iş ortamı için yapılan her şey mubahtı. Eh Mine de bu uğurda bir şeyler yapmıştı.
Özgeçmişlerin arasında bunları düşünürken sakin, tanıdık ve huzur veren bir erkek sesi ‘’ Forkliftçi adayları mı ?’’ diye sordu. Sesin sahibini bildiğinden yüzü daha özgeçmişlere dönükken suratına yerleştirdiği gülümsemesi ile birlikte kafasını kaldırdı ‘’ Ooo Ardacım geldin mi ya ? Hiç görmedim vallahi.’’ dedi.
-E abla gömmüşün kafayı kaldırdığın yok saat buçuk oldu.
Mine abla hitabını duymazdan gelerek kafasını kaldırıp sağına soluna baktı. Cidden masaların hemen hemen hepsi dolmuştu. Dalgınlıktan milletin günaydınlaşma faslını duymamıştı bile. Ofis ahalisi de onun bu haline alışık olduklarından alınganlık göstermezlerdi.
‘’Yarım saate Gülnur , Hüso’nun yanına girecek.’’ dedi Arda’ya. 15-20 dakikaya karar verip finale kalan iki özgeçmişi Gülnur’a vermem lazım ki o da inceleyebilsin.
‘’Ne düşünüyorsun peki ?’’
‘’Şu son CV. Kafama takılan bir şey var.’’
‘’ Yahu taksit taksit anlatıp mevzuya gizem katmasana. Nedir anlat ? ‘’
‘’ Mülakatta adam halihazırda çalıştığı iş yerinden asgari ücret aldığını, mesailerle primlerle vesaire kazancının ayda net 2.500’e yaklaştığını, yeni işten de beklentisinin 2.500 net artı mesai ve prim olduğunu söyledi. ‘’
‘’Eee ?’’ dedi Arda sesini kısarak. Bir adayın maaş mevzusu açıldığında konunun nereye gideceğini biliyordu.
‘’ Eee si ablana baktırdım.’’
Mine’nin de bu iş hayatı çukurundaki kozu, avantajı, mubah olan yolu Arda’nın ablası ve aynı zamanda Mine’nin üniversiteden en yakın arkadaşı olan Yağmur’du. Mezuniyetten sonra Yağmur da iş hayatına özel sektörün engebeli yollarında başlamış, iki sene Edgar Allen Poe öykülerinden fırlamış patronlar ile cebelleştikten sonra işi gücü bırakıp bir sene KPSS‘ye çalışmış sonunda da devletin güzide kurumlarından birinde memurluğa başlamıştı. Bu durumun Mine’ye faydası ise Yağmur’un işi gereği bir kişinin adı soyadı veya kimlik numarası ile o kişinin, ya da bir şirketin vergi numarası ile o şirkette çalışan herkesin aylık yatan brüt maaşlarını devletin sigorta sistemi üzerinden kontrol görebilmesiydi. Yakın zamana kadar büyük özel şirketlerin İnsan Kaynakları departmanları bu tür bilgilere yasal yollardan ulaşabiliyorlardı fakat bir süre önce devlet bu uygulamayı durdurmuştu. Yine de Hüseyin’in hiç açıklamadığı bir nedenden dolayı kendi şirketlerinde çalışan İK’cıların hiçbirinin böyle bir yetkisi olmamıştı. Mine bunun şirket ölçeğini olduğundan küçük tutmak amacıyla, bazı gerekli izin ve lisansların alınmamış olmasına bağlıyor , ama bu durum kendini vazgeçilmez kıldığından dolayı da sesini çıkarmıyordu. Yıllar boyu Yağmur’un parasız ve işsiz zamanlarında Mine’den gördüğü destek şimdi Mine’ye istihbarat olarak dönüyor ve Mine’yi şirketin İnsan Kaynakları evreninin tanrıçası yapıyordu. Girdiği hemen hemen her mülakattan sonra Mine görüştüğü adayın halihazırda aldığını söylediği maaşı Yağmur’dan öğreniyor ve böylece kim doğru söylüyor, kim aldığını 2 ile çarpıp Mine’yi yemeye çalışıyor, kim muhtaç kim değil öğreniyor ve şirketinin eline koz vermiş oluyordu. Bu işin şirketten ziyade Mine’ye koz olarak dönmesi ise Yağmur işe başladıktan 3 ay kadar sonra Mine sistemini iyice oturtunca İK Müdür’ü Hüseyin Bey’e gidip durumu anlatması ile gerçekleşti. Ufak bir değişiklik ile Mine bilgileri sağlayan kişinin taze memur okul arkadaşı değil de; Ankara’da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’ndan çok yakın bir aile dostları bürokrat olduğunu söyleyip, billurlu tanıdıkları olduğunu ima edip aba altından sopa gösterdiğini de düşünüyordu. Hüseyin de zeki adamdı. Mine’nin bu bağlantısını her şekilde kullandı. İK’cı olduklarından dolayı zaten şirketteki herkesin maaş bilgileri ellerinin altındaydı. İlk başlarda mülakata gelen adaylara yalan testi olarak uyguladıkları sistem kısa sürede sektördeki rakip firmaların pozisyon maaşlarını kendi skalaları ile karşılaştırmak için kullanılır oldu. Bir şirket çalışanının başka bir yerle görüştüğünü duyduklarında hemen ilgili şirketin ilgili pozisyon için verdiği maaşa bakıp, durumun nabzına göre şerbetleme yapıyorlardı. Uzun vadede ise iş şirket çalışanlarının eşlerinin, sevgililerinin, anne ve babalarının maaşlarını kontrol edip çalışanların ailelerinin genel gelirlerini fişlemeye kadar vardı. Hüseyin zaman zaman sosyal hayattaki kendi arkadaşları ile ilgili de bilgiler istiyor, bu işbirliğinin karşılığında da Mine’ye dokunulmazlık vaat ediyordu. Mine, Hüseyin müdür aracılığı ile şirkette kendi dengi kimsenin sahip olmadığı imkanlardan faydalanıyordu. Öyle ki İK’daki her çalışanın birbirinin de maaşını kontrol etme imkanı olduğundan Mine’nin maaşına direkt bir iyileştirme yapılamıyordu ama , Mine güzel lokantalarda yediği yemekleri, arabasına doldurduğu benzini, kılığı kıyafeti şirkete masraf olarak yazdırıp, bu masrafları da Hüseyin Bey’e onaylatıp sene sonunda nerdeyse 4-5 net maaş kâra geçiyordu. Yaptığı aşırmaların ölçeği asla patronun denizinden aldığı bir bardak suyu geçmediğinden ve şirketin asla tam kurumsallaşamamış yapısından dolayı bu dümen henüz kimsenin gözüne batmamıştı. Mine yaptığının yanlış, ahlaksız ve hatta suç sayılabilecek bir hareket olduğunu biliyordu. ‘’Napayım ?’’diyordu. ‘’Kimisi müdürüne g.tünü avuçlatıp altına yatar. Benim yolum da bu.’’
Mine’nin kurduğu düzeni dünya üzerinde Hüseyin ve Yağmur’dan başka bilen tek kişi Arda’ydı. Üniversiteden mezun olduktan sonra askere gidip gelmiş iş arıyordu. Zaten Mine’nin aklında olan şeyi Yağmur rica etmiş , Arda’yı işe sokturmuştu.
Mine Arda ile ilk tanıştığında Arda 16 yaşında çocuktu. Mine de o zamanlar 20 yaşındaydı ve solculuktan tek anladığı yeşil parka giymek olan ve babalarının aldıkları arabayla hava atmayı beis görmeden solculuk oynayan tiplerin peşinde koşuyordu. Ara sıra Yağmur’un yanında görürdü , çok önemsemezdi. Sonra okul , yurtdışı falan derken yaklaşık 5-6 sene kadar Arda’yı görmedi. Yıllar sonra askerden döndüğünde ise Mine’nin salyalarını süpürmek için belediyeden temizlik işçileri geldi. Zaten tipi yerinde olan bir çocuktu ama arada geçen yıllarda düzenli yapılan spor fiziğini, bol bol yaptığı okumalar da iletişim kabiliyetini bir hayli geliştirmişti. 20 yaşında bir kızın 16 yaşında bir oğlanı arzulaması çok olası değilken , 30’una dayanmış bir kadının 24 yaşında bir erkeği istemesi , o erkeği kazanılması gereken son savaş olarak görmesi pek de anormal değildir. Gerçi Mine, Arda’ya karşı duygusal bir şey hissetmiyordu. Sadece bu taş gibi oğlanı yakınında tutmak istiyordu. 2 sene önce son erkek arkadaşından hamile kalıp çocuk aldırmak zorunda kaldığından beri Mine kimseyle birlikte olmamıştı. Kürtajdan sonra Soner’den de ayrılmış, hayatına kimseyi sokmamıştı. Ama bu yaz Çeşme’de Arda’yı mayosu ile gördükten sonra seks hayatını canlandırma ihtimalini düşünmeye başlamıştı. Hatta o gece alkolün de etkisiyle açık açık oğlana yanlamış ama olaylar gelişmemişti. Yağmur da zaten o gece Arda ile Mine’nin toplamının 2 katından 3 eksik sarhoş olduğu için o geceye dair hiçbir şeyi hatırlamıyordu.
Yağmur ile olan dostluğu, Arda’nın hadiselere bakışını kestiremeyişi ve daha bir çok sebep Mine için Arda’yı yakınında gezen fantezi objesi olmaktan öteye götürmüyordu. Mine de bu güzel fizikli oğlanın etrafında olmasından memnundu. ‘’Nasıl olsa yakında 30 yaş üstü kadın fantezileri başlayacak. Ben o zaman görürüm onu.’’ diye düşünüp kendi kendine dalga geçiyordu.
‘’Adamın bu sene kazandığı en yüksek para ayda 2.400.’’ dedi Mine. ‘’ Onu da 3-5 sefer bile görmemiş. Şimdi baktığında adam cidden söylediği gibi 2.500 civarında alıyor ama bu ‘’civarı’’ net 100 TL fark ediyor. Adam dürüst mü kurnaz mı çözemedim.’’
‘’Belki de her ikisidir. Bazen biri olmak için öbüründen vazgeçmene gerek yoktur. Bir insan hem dürüst hem kurnaz olabilir.’’ dedi Arda yüzünde Mine’nin görmeye pek de alışık olmadığı ama adama değişik bir çekicilik katan bir ifade ile.
‘’Bunu nerden okunuz Bay Çokbilmiş.’’
‘’Okumadım. Ağzımdan dökülüverdi.’’
‘’Vallahi bize forkliftçi lazım filozof değil. İhtiyarı uçuracağım. Diğer ikisinden birine patron karar versin’’
‘’Yine ‘En muhtaç olanı seç’ kuralına sadıksın bakıyorum abla ? dedi Arda gözlerini devirerek.
‘’Ne yapalım ? Kuralları biz yazmadık, biz sadece oynuyoruz. ‘’
Ayağa kalktı. Finale kalan özgeçmişleri Gülnur’a uzattı. Gülnur özgeçmişlere bakıp, ‘’Tamamdır’’ dedi ve önüne koydu. Mine kendi masasına döndü. Acil işi halletmişti, şimdi öğlene kadar internette vakit geçirip, kendini zihinsel olarak haftanın geri kalanına hazırlayabilirdi. Öğleden sonrası için de planı iki üç yalandan iş halledip, sonra rölantiye alıp bu sevimsiz Pazartesi’yi sonlandırmaktı.
Sabahın kör saatinden beri giriştiği büyük beyin fırtınası, akşamdan kalmalığının büyük kısmını uçurup götürmüştü fakat hâla üzerinde bir mahmurluk vardı. Onu da kahve ile geçirmeye çalışmaya karar verip kendine bir kahve hazırladı. Masasına geçti, kulaklıklarını taktı, sevdiği bir şarkı açıp internet tarayıcısını açtı. Saat 10’ yaklaşırken Gülnur Hüseyin’in kapısını çalıp içeriye girdi. Muhtemelen forklift adaylarından başka işleri de vardı. Mine monitörünün üzerinden, güneşin güzelce aydınlattığı ofiste kendisi gibi çalışıyormuş numarası yapan mesai arkadaşlarına baktı. ‘’Her şeyiyle klasik bir Pazartesi’’ diye düşündü. ‘’Kimse öğlene kadar çalışmayacak, kadınlar alışveriş sitelerine bakarlar, Arda’da muhtemelen entel-dantel sitelere girer. İnternet filtreleri olmasa porno sitelere girer miydi acaba şirket bilgisayarından ? Sanmam. Şuna baksana. Hayatı porno film seti gibidir zaten bunun. Ben girer miydim peki ? Yok hayatta girmezdim. Rezil rüsva oluruz herkese. Ne zamandır tık yok. Plastik pilli oyuncaklarla oynamaktan kusacağım artık. Canım birini de istemiyor ki. Şu Arda’nın da hiç niyeti yok beni yatırmaya. Deri botlarda indirim var mı acaba ? Gülnur da öğlene kadar çıkmaz içeriden, iki kıdemli baş başa verdiler 10 dakika iş 2 saat dedikodu yapacaklar. Öğlen sonra da bugün herkes çeyrek randıman çalışır.’’
Bir yandan düşünüp, bir yandan alışveriş siteleri arasında gezinirken öte taraftan kulaklığına ara ara, arka planda açık olan şirket elektronik postasına düşen e-postaların ileti sesi geliyordu. ‘’Öğleden sonra’’ dedi kendi kendine. ‘’Biri ölse zaten mail atmazlar, geri kalan hiçbir şey acil değil’’
Mine’nin, birinin öldüğü zaman haberin nasıl da çabucak yayıldığını düşünmeyi bitirmesini takip eden 30 saniye içinde pek çok şey oldu. Öyle ki o gün ofiste bulunan kimse bu 30 saniyeyi asla unutamayacaktı. Mine, Zuhal Hanım’ın masasından gelen ve kulaklığındaki müziğin sesini bastıran şangırtı sesiyle kafasını ekrandan kaldırıp o yöne döndürdü, kulağından kulaklığı çekti. Zuhal’in cicili bicili, camdan su şişesi bardağın üstüne devrilmiş hem şişenin ağzı hem de bardağın tamamı kırılmıştı. Masa ve üzerindekiler sırılsıklam olmasına rağmen Zuhal hiç oralı değildi. Gözlerini ekrandan ayırmadan ‘’Aman Allah’ım’’, ‘’İnanamıyorum’’, ‘’Hepsi doğru’’, ‘’Kim yaptı bunu ?’’ cümlelerini art arda sıralıyordu.
Mine:
‘’ Zuhal Hanım ne oldu iyi misiniz ?’’ diye sorarken diğer masalardan da Zuhal’e aynı anlama tekabül eden fakat farklı kelimle gruplarından oluşan meraklı sorular geliyordu.
‘’Mail.’’ diyebildi kadın sadece. ‘’Siz de varsınız maile bakın !’’
Mine yüreğinin hopladığını hissetti. Trafikte, önünde bekleyen arabanın lambalarda yeterince hızlı kalkmadığını düşünen sinirli bir taksicinin arabasına ilk takati verdikten sonra öfkeyle vites koluna asılıp küfrederken, vitesi 2’ye geçirişini andıran bir hareket ile bilgisayarının faresini çekiştirip e-posta kutusunu ekrana getirmeye çalıştı. Bunların olduğu 5 saniye içinde kendi kendine, bir beyaz yakalıyı bir e-postaya dair bu kadar heyecan duymaya itecek sadece iki içerik gelmişti sadece aklına: terfi ya da kovulma. Ama Zuhal’in tepki cümleleri bu iki ihtimali de karşılamıyordu. Tüm bunlar olurken, bu bağlantıları bu kadar hızlı kurabilmesine ve insanın düşünme süratine de ayrıca şaşırmayı ihmal etmemişti.
E-posta kutusu ekrandaydı. Sabahtan beri gelmiş olan, açılmamış postalara hızlıca göz gezdirdi. Hemen hemen hepsi standart şeylerdi. Derken sondan bir önce gelen posta gözüne ilişti. Gönderen detayında ‘’maaslar@mail.com’’, konu bölümünde ise sadece ‘’Maaşlar’’ yazıyordu. Alıcı listesinde görebildiği kadarı ile şirkette çalışıp mail hesabı olan herkes vardı. Hatta birkaç tane eski çalışanın kişisel e-posta adresleri bile listedeydi. Postayı açtı. Ekte büyük boyutlu bir dosya gördü, metin kısmında ise şöyle yazıyordu.
‘’Sevgili Dostlar,
Alın teriniz ile, emeğiniz ile ve içinde bulunduğunuz stres ile kimleri ne kadar zengin ettiğinizi bilmek siz emekçilerin en büyük hakkıdır.
Size bu bilgiyi sunuyorum ‘’
Mine derhal ekte bulunan dosyayı açtı. Dosyanın açılmasından 3 saniye sonra, dosyanın ne olduğunu anlayınca bu sefer de ağzını açtı, sağ elini fareden çekip açık olan ağzına götürmek suretiyle şaşırma kompozisyonunu tamamladı ve ekrana bakakaldı.
Dosya resmi bir formatta, şirkette çalışan herkesin bir önceki ay yatan brüt maaş bilgilerini içeriyordu. Sigorta sisteminden çekildiği belliydi, ki Mine’nin çok aşina olduğu bir formattı. Derhal kendi dahil, maaşını emin olarak bildiği birkaç çalışanın satırlarına baktı ve bilgilerin doğru ve güncel olduğunu gördü. Dahası, kendi ismiyle birlikte birkaç kişinin de isminin yanında muhtemelen pilot kalemle ‘’açıktan prim alıyor’’ notunun yazdığını da gördü. E-postayı açan herkesten benzer şaşırma nidaları yükseliyor, posta içeriğini çözebilen herkes diğerlerinin yüzüne aval aval bakıyor ve işin aslı hakkında bir fikir edinmeye çalışıyordu.
Zuhal tam ‘’Acaba Hüseyin Bey gördü mü ? diye sormadan, Hüseyin’in kapısı gümbürdedi ama açılmadı. Adam heyecandan içeri doğru açılan kapıyı dışarı doğru iktirmeye çalışıyordu. Dördüncü denemede kapıyı açıp ofise daldı ve ‘’Arkadaşlar bu ne ? ‘’ diye bağırdı. Bağırırken direkt Mine’ye bakmıştı. Çünkü Hüseyin’de bu doküman formatını defalarca kez görmüştü ve her biri Mine’nin elindendi. Mine iki salise içinde kendisinin olayın doğal şüphelisi olduğunu kavramıştı. Refleks olarak, rakibine müdahale ettikten sonra hakeme bir şey yapmadığını göstermek istercesine iki elini boyu hizasında kaldıran bir futbolcu ile kendisine silah doğrultulmuş bir banka soyguncusunun polisin ‘’Teslim ol’’ çağrısına itaat etme eylemi arasında gidip gelen bir el hareketine , kafasını sağa sola sallayıp, müdürünün gözlerinin içine bakarak bir ‘’Bilmiyorum’’ fısıltısını ofiste bin bir ağızdan çıkan ‘’Bilmiyoruz’’ kelamlarının arasına saldı. En kısık sesle verilen cevap onunki olmasına rağmen, müdüre en hızlı o ulaştı ve Mine adamın gözlerinden kendisine inandığını anladı.
İşte 30 saniye böyle geçmişti.
Hüseyin sol elinin baş ve işaret parmaklarını, burun kemiğinin kaşlarının ortası ile birleştiği noktaya bastırıp, gözlerini sımsıkı yumarak ‘’Bu ne arkadaşlar ?’’ diye sordu bu sefer kısık ve oldukça umutsuz bir sesle. Bunun bir sorudan ziyade bir isyan ve telaş cümlesi olduğunu anlayan ofis ahalisi cevap vermedi. Hüseyin boş bulduğu bir sandalyeye çöktü, Gülnur da masasına dönmüştü. Yaklaşık beş dakika kadar kimse konuşmadı. Herkes birbirine ve özellikle Mine’ye bakıyordu. Mine kendisine odaklanan bakışların nedeninin, gelen dosyada yanına prim notu düşülmüş olan tek İnsan Kaynakları elemanının o olması olduğunu biliyordu. O esnada ofis telefonlarından biri çaldı.
‘’Sakın açmayın ! ‘’ diye yerinden zıpladı Hüseyin Bey. ‘’Telefonları açmayın ! Ahizeleri kaldırsın herkes, arayanlar meşgule düşsün. Mailde herkes var arkadaşlar herkes! Kendinin ve bildiği arkadaşlarının satırına bakan herkes rakamların doğru olduğunu anlayacak zaten. Ortalık birbirine girecek. Şirketin maaş skalası çok ince dengeler üstüne kurulu biliyorsunuz. Bazı özel durumların gerektirdiği şekilde, bazı kişilere bazı tavizler verebiliyoruz.’’ diye geveledi.
‘’Hüseyin Bey, üretim hattında ve sevkiyatta çalışanlar bu dosyayı görürlerse burayı basarlar. Adamların fazla mesai ücretlerini vermezken, Aykut Bey’in talimatıyla satışçılara, pazarlamacılara para yağdırdık biliyorsunuz. Telefonları açmayıp sessizliğe gömülmek doğru değil. Zaten söz konusu mailde herkes var. Derhal üzerine İK müdürü olarak siz, ilgili dokümanın gerçekleri yansıtmadığına ve sorumlular hakkında yasal işlem başlatılacağına dair bir cevap atın bence.’’
Olay patladığından beri sesi çıkmayan Arda ilk kez söze girdi:
‘’ Sessizliğe gömülmek doğru değil ama herkesi aptal yerine koyup yalan söylemek mi doğru Gülnur Hanım.’’ dedi yumuşak bir sesle. ‘’Bilgiler doğru, dosyayı 15 saniye inceleyen herkes bunu anlar.’’
‘’Ardacım ne yapacağız peki ? Farkındasın değil mi, bu mail en geç bir saat içinde iş gereği mail kullanmayan çalışanlara bile kulaktan kulağa ulaşacak. O durumda üretimin, yüklemelerin durması bile olası. Aykut Bey yurtdışında, konu hakkında bilgisi var mı yok mu henüz bilmiyoruz ama öğrendiğinde direkt bizi sorumlu tutacak. Şirket çalışanlarının maaş bilgilerinin gizliliği bizim sorumluluğumuz.’’
‘’Tamam’’ dedi Hüseyin Bey. ‘’Yalanlamayacağız, insanlar zaten sinirlenecek daha da üstüne gitmeyelim kimsenin. Yine de ahizeleri açık bırakın. Ben şimdi konunun hukuki boyutu ile ilgili tehditkar bir mail yazacağım. Sonra da sadece departman müdürlerine ekiplerine çobanlık yapmaları konusunda uyarı maili geçeceğim. Sonuçta onlar da topun ağzında. Onları müdür yapan insanlar 1 alırken onlar 5 hatta 10 kazanıyor ve şimdi altlarındaki insanlar bu bilgiye vakıf. Ben ne olur ne olmaz, güvenlik şefini arayacağım bizim kapıya birini yollasın. Mavi yakalar basmaya kalkar ne me lazım ! Mine sen benimle gel ne yazacağımıza bakalım.’’
Mine yerinden kalktı. Hüseyin’in kendisini dilbilgisi kurallarına olan hakimiyetine duyduğu güvenden ötürü çağırmadığını elbet biliyordu. Masasından kalktı, müdürünün arkasından onun odasına doğru giderken Gülnur Hanım ile göz göze geldi. Kadının gözlerinde, birlikte çalıştıkları seneler boyunca hiç görmediği türden kötücül bir bakış vardı. Zaman zaman Gülnur’un kendisini gençliğinden ve önündeki potansiyel kariyerden ötürü kıskandığını düşünmüştü ama kadın şimdiye kadar bunu açığa vuracak olumsuz bir şey yapmamıştı. Şimdi hem herkesin gözüne batan prim notu hem de ofisteki kıdem sırasının atlanıp böyle kritik bir olayda Mine’nin desteğe çağrılması kıdemli derehanımının bardağını taşırmıştı anlaşılan.
Mine, Gülnur’dan gözlerini kaçırarak Hüseyin’in odasına girdi ve kendini adamın masasının önünde duran boş sandalyelerden birine attı. Hüseyin de kendi müdür koltuğuna oturdu.
‘’ Ne diyorsun ? Kimden çıkmış olabilir ? Format bizim formatla aynı. Senin bu bakanlıktaki kaynağından çıkmış olabilir mi ? ‘’ Bir yandan da bilgisayara gömülmüş tıkır tıkır bir şeyler yazmaya başlamıştı. Mine, az önce müdürünün sözünü ettiği e-postaları yazmaya koyulduğunu tahmin etti.
‘’ Olamaz. Bu devlet dairelerinde bir çıktı aldığınız zaman kağıdın köşesinde çıktıyı gönderen bilgisayarın kimliği niteliğinde bir kod oluyor. Ben bizim kaynaktan gelen dokümanları o kadar çok inceledim ki o kodu az çok biliyorum. Bu gelen belgede o kısım yok. Muhtemelen göndermeden önce ‘scan’ edilirken o kısım bir şeyle kapatılmış. Kaldı ki şirkette yüzlerce kişi çalışıyor ve sigorta sistemi üzerinden sigortalı çalışanların maaş bilgilerini görmeye yetkisi olan milyonlarca memur var. Çalışanlarımızdan başka birinin de böyle bir mevkide bir tanıdığı olabilir ve bizim senelerdir yaptığımızı yapmak yeni aklına gelmiş olabilir. Ya da bir şeye sinirlenip şimdi böyle bir işe girişmiştir. Ya da problemli ayrıldığımız eski bir çalışan da olabilir. Alıcı listesinde eski çalışanlarımızdan birkaç kişinin kişisel mail adreslerini gördüm. Yani kimden nasıl yayılmıştır bir fikrim yok ama benim kaynağım değil. Böyle bir şey yapmak için bir nedeni yok, kaldı ki burada çalışan benden başka bir tanıdığı da…’’
Bir an Mine iç organlarının yer değiştirdiğini hissetti. Bir şey hissettirmemek için cümlesini çabucak tamamladı ‘’…yok.’’
Hüseyin, Arda’nın Yağmur’un yani kendisini İnsan Kaynakları camiasının Leonard Cohen’i yapan kişinin kardeşi olduğunu bilmiyordu. Zamanında Mine referans olup Arda’yı işe aldırmıştı ama bu detayı tabi ki de müdürüne vermemişti. Kaldı ki, kendisi de Arda’nın içine düşmekle ve onunla ilgili fanteziler kurmakla o kadar meşguldü ki zaman zaman onun kendisinin en iyi arkadaşının kardeşi olduğunu unutuyordu.
”Eğer bu iş kimden çıktıysa’’ diye başladı Hüseyin. ‘’Senin yaptığın masrafları şirkete fatura ettiğini biliyor. Yanına düşülen prim ibaresi bu yüzden. Kimseye spesifik bir şey yazmamış. Maaş dışı ekstra para alan herkese prim yazmış. Biz sana bu paraları vezneden elden veriyoruz ki hesaplarında ve dökümlerinde gözükmesin.’’ Cümlesini tamamlarken faresiyle birkaç hamle yapıp iki üç kez bir yerlere tıkladı, ardından bilgisayar ile ilgilenmeye bırakıp Mine’ye döndü. Mine müdürünün ilgili e-postaları gönderdiğini anladı.
Hüseyin Bey’in hayatının en şiddetli beyin fırtınasını yaptığı belli oluyordu. Adamdan resmen gerginlik fışkırıyordu. Mine bir an elini uzatsa bir miktar gerginliğe dokunup, oynayabileceğini düşündü.
‘’Yani bu kişinin senin açıktan para aldığından haberi var. Eğer bunu biliyorsa çok ama çok büyük ihtimalle neden bu paraları aldığından, yani kurduğumuz düzenden haberi vardır. Bak Mine, bu işi Aykut Bey bile bilmiyor. Biz ne yaptıysak şirketçi olduğumuzdan şirketin iyiliği için yaptık.’’
Mine o esnada aşağılardan bastıran kahkaha atma isteğine zor hakim oldu. Şahsen kendisi ne yaptıysa kendi için yapmıştı. Hüseyin’in de Mine’nin ona sağladığı imkanları nasıl özel çıkarları için kullandığını biliyordu. Ama Mine bir şey söylemedi. Kendisi konuşmazken de durum yeterince boktandı.
‘’Ama bunu kimseye anlatamayız. Bizim düzenimiz duyulursa bırak işi gücü kaybetmeyi hapse bile gireriz. Bu işte g.t altına gidecek ikimiz varız. Şimdi düşün ve bana söyle. Yaptığımız bu işi ve aldığın paraları bilen kimse var mı ?
‘’Hayır’’ diye yalan söyledi Mine. Aslında söylediği kısmen yalandı. Arda Mine’nin kurduğu düzenden haberdardı ama bunun karşılığında açıktan para aldığını bilmiyordu. Bunu kimseye anlatmamıştı. Hem Arda hem Yağmur Mine’nin bu işten çıkarının departmanda vazgeçilmez olmak ve terfi basamaklarını normalin üstünde süratle tırmanmak olduğunu tahmin ediyorlardı. En azından Mine böyle düşünüyordu.
O esnada odanın dışından, ofisten bir erkeğin yüksek sesle konuşması işitiliyordu. Boğuk ve kalın ses öbeklerinin arasından Mine ‘’Rezillik’’, ‘’Yazıklar olsun’’ ve ‘’Emek’’ sözcüklerini seçebilmişti.
Hüseyin ‘’Ha.iktir güvenliği aramayı unuttuk.’’ dedi ve hemen telefonu kapıp dört tane numaraya bastı.
‘’Alo, Şevketciğim nasılsın ? Sorma kardeşim sorma, ne yapacağımızı şaşırdık biz de ! Ya senden ricam buraya iki tane çocuk gönderebilir misin, millet bizim kapıya dayanmaya başladı sanki ben karar veriyorum kimin ne para alacağına! Ne! Ne diyorsun ? Hepsi mi gitti ? Doğru diyorsun zaten topu topu 4 tane adam var. Tamam Şevket tamam, bakacağız başımızın çaresine.’’
‘’Ne olmuş ? ‘’
‘’ Haber sandığımızdan hızlı yayılıyor. Güvenlikçiler biz bu koca g.tlüler için kavga gürültüye girmeyiz deyip evlerine gitmişler. Aykut p.zevengine elli defa söyledim, şu güvenlik işini taşeron firmaya verelim diye dinlemedi g.t ! Neyse adam gitti galiba.’’
İkisi de tekrar ofise doğru kulak kabarttılar, ortalık sessizleşmşti. Huzur ve güven ortamının bir şekilde tesis edildiğine karar veren Hüseyin odasından çıktı, ‘’O neydi yahu ? ‘’ diye sordu. Olayların başından beri şaşırma nidaları çıkarmak dışında bir şey yapmamış olan Aylin;
‘’Sevkiyattan Kenan Abi. Geldi söylendi söylendi gitti.
‘’İstifa etti mi ?’’
‘’Yani bir dilekçe vesaire vermedi. Ama yüklemeleri durduracakmış, öyle dedi.
‘’Onun müdürünü ararım şimdi. Hay Allah’ım uğraştığım şeylere bak.’’
Gülnur söze girdi:
‘’Gelen maillere bakmıyorsunuz sanırım ?’’
‘’ Ne oldu ?’’ diye sordu Hüseyin telaşla. Sonra daha da büyük bir telaşla ekledi ‘’Yoksa Aykut Bey mi bir şey yazmış ? ‘’
‘’Bize Aykut Bey’den gelen bir şey yok. Ama ortalık birbirine girdi. Direkt ilgili mail grubunun üzerine yazan da var, kimi yakalarsa ona yazan da. Muhtemelen direkt size yazanlar da olmuştur. Şirketi dava edeceğini söyleyenler var, istifa maili yazanlar var. Telefonlar açık olsa kim bilir daha neler gelecek ? Üretimdeki genç mühendisler haberi usta başları ve işçilerle paylaşmış, işçiler üretimi durdurdular. Üretim müdürleri mühendislere söz geçiremiyormuş. Tam bir kaos var ortalıkta Allahtan burayı basan olmadı henüz, güvenlikçi isteyecektiniz ne oldu ?
‘’Hepsi kaçmış.’’
‘’Eyvah eyvah.’’
‘’Arkadaşlar bu işin nereden çıktığını bulmamız lazım. Mail ekinde gelen doküman formatını inceledim, devlette çalışan bazı memurların sigortalı çalışan kişilerin SGK dökümlerini inceleme yetkileri var. Varsa devlette arkadaşlarınız size zahmet arayın bir sorun bakalım bu ekran görüntüleri kurumlara falan göre değişir mi en azından oradan başlayabilir miyiz araştırmaya ?’’
Bir anda Zuhal’in tarafından öfkeli bir tepki duyuldu. ‘’Ben kimseyi arayamam Hüseyin Bey !’’
‘’Ne oluyorsun Zuhal ?’’
‘’Bana bir şey olduğu yok. İçimizde belli ki işini bizden daha iyi yapan arkadaşlar var ki prim yağdırmışsınız kendilerine baksanıza. Madem o kadar iyiler bu pisliği de temizlesinler. Ben senelerimi verdim bu şirkete, kuru maaşa talim ettim. Bu beş günlük o.ospu kim bilir kime s.ktrdi kendini ! İK’cı ne primi alacak yoksa ! ‘’ diye bağırdıktan sonra çantasını aldı, ofis kapısına hızlı hızlı yürüdü, ardında şok ve bu şoktan kaynaklı bir sessizlik bırakarak kapıyı çarpıp çıktı.
Mine ağzı açık vaziyette gözlerinden şaşkınlık ve sinirin sevişmelerinin meyvesi olarak doğan gözyaşları süzülürken masasına oturdu. Hüseyin iki kere bir şey söylemek için ağzını açtı ama söyleyecek bir şey bulamamış olacağından bir şey söylemeden kapattı. Yılların tecrübesi, senelerdir girdiği kurumsal eğitimler bu krizi buraya kadar yönetebilmişti. Bir savaş vermesi bekleniyordu fakat ordusu daha savaşın başında içeriden çözülmüştü. Odasına dönüp kapıyı kapattı.
Mine oturduğu yerden Arda’ya ıslak gözlerle baktı. Arda’da ona bir saniye kadar baktıktan sonra gözlerini kaçırdı. Mine telefonunu eline aldı, birkaç cevapsız arama vardı. Bu birkaç cevapsız aramanın büyük çoğunluğu Yağmur’dan gelmişti. Bir de mesaj vardı kendisinden ‘’Derhal beni ara.’’
Mine biraz heyecanlandı. Telefonu eline alıp, insanların sigara içmeleri içi yapılmış merdiven arasına benzer yere yöneldi. Gittiği yerde mahşeri bir kalabalık vardı. Onu gören birkaç kişi gözlerini dikmiş ona bakıyor, sonra aralarında fısıldaşıyorlardı. Alt kata indi bina önüne çıktı. Öğle yemeği saati yaklaşmasına rağmen orası boştu. Normalde bu saatte yemek yemeye çıkan çalışanların oluşturduğu bir kalabalık göze çarpardı. Çoğu insanın öfkeyle çekip gittiğini, kalanların ve kalmak zorunda olanların da kendi ofislerine en yakın kuytularda dedikodu yapmak için toplandıklarını düşündü. Nasıl olduğunu bilmese de Yağmur’un olaydan haberi olduğunu anlamıştı. Umutsuzca, belki bir çözümü olduğunu düşünerek arama tuşuna bastı.
‘’Kızım ne oldu öyle sizin orda ?’’
‘’Bilmiyorum Yağmur. Sen nerden biliyorsun Arda mı söyledi ?’’
‘’Yok kızım bütün ülke biliyor. Olay sosyal medyaya, sözlük sitelerine falan düştü. Çalışanlardan biri dosyayı gelen maille birlikte aynen vermiş internete. Milletin isimleri maaşları falan her şey ifşa !’’
‘’Ne diyorsun ?’’
Mine cevap verirken ağzından çıkan sese kendi de şaşırdı. Kedi gibi miyavlamıştı resmen. Hayatında daha önce de birilerini, bir mücadeleyi ya da alelade bir şeyleri kaybettiği olmuştu ve kaybetme hissini bilirdi. Ama şu an hissettiği kadar kuvvetli bir kayıp, yenilgi hissi tecrübe etmemişti daha önce. Ölüm dışında kalan tüm mağlubiyetlerde, maçı çevirme umudunu daima son dakikaya kadar hissederdi. Ama şimdi yavaş yavaş fakat istikrarlı bir biçimde olayın çözüleceğine dair tüm umutları yok olmuştu. İlk defa umutsuzlukla harmanlanmış bir mağlubiyete doğru ilerlediğinden dolayı hissettiği acı bu kadar yoğundu belki de. Hüseyin haklıydı. Kim yaptıysa bunu , çevirdiği dümenden haberdardı. İş geri dönülemez bir hal almıştı. Kafası kopacaktı, belki mahkemelik bile olacaktı. Böyle bir şey çevirdiği duyulduğunda bir daha hiçbir yerde çalışamazdı.
‘’Sorma Mine. Dosyaya baktım aynı bizim format. Sizin şirkette benim gibi tanıdığı olan var mı başka ?’’
‘’Bilmiyorum.’’
Yağmur’a kardeşinden şüphelendiğini nasıl söyleyecekti ki ?
‘’Bir şey soracağım sana. Telaştan Arda ile hiç konuşamadım. Yakın zamanda senden böyle bir bilgi istedi mi ? Belki işi bittikten sonra düzgün yok etmemiştir, çöpten birinin eline geçmiştir diye soruyorum ?’’
2 saniye süren bir sessizlikten sonra ‘’Yok.’’ cevabını verdi Yağmur. ‘’Sizde çalışmaya başladığından beri kimse ile ilgili bilgi istemedi. Kaldı ki özellikle baktım, çıktılarda bilgisayar kimliği gizlenmiş.’’
Aldığı cevapla birlikte, içinde bulunduğu çıkmaz sokağın daha derinlerine doğru itildiğini hissediyordu. Arda’ya açık açık sormaktan başka çaresi kalmamıştı. O esnada binanın otomatik kapısının açılma sesini duydu. Kafasını döndüğünde elinde çantasıyla çıkmakta olan müdürünü gördü. Yağmur’a;
‘’Seni sonra arayacağım.’’ deyip cevabı beklemeden telefonu kapadı. Bir şey sormasını beklemeden Hüseyin cevap verdi:
‘’Aykut Bey aradı. Maili görmüş. Benim departman müdürlerine attığım mailin üzerine yazıp hepimizin ağzına bir temiz s.ıçtı. Sonra hususi beni arayarak, özellikle bir kez de benim ağzıma s.çtı. İstifamı istedi. Ben de sakin kalmaya çabalayarak bir suçum olmadığını, eğer bu olaydan beni sorumlu tutuyorsa kovması gerektiğini söyledim. Sonuçta kaç yılın tazminatı var içeride. Öyle ya da böyle bugün burada daha fazla kalmaya gücüm yok. Eve gidip sarhoş olacağım. Telefonu da kapattım zaten.’’
Derin bir nefes çekip verdikten sonra devam etti:
‘’Merak etme seninle alakalı bir şey söylemedim ama dokümanı incelemiş. ‘İK’cıya ne primi veriyorsun ? ‘ diye sorunca basiretim bağlandı cevap veremedim. Muhtemelen senle ilişkimiz olduğunu falan düşünüyordur, üstüne gelecek hazır ol.’’ dedi ve arabasına doğru ilerledi.
Mine sessizce müdürünün arabasına binişini, arabayı çalıştırışını ve gidişini izledi. Hayatının 30 saniye içerisinde nasıl tepetaklak geldiğini düşünmemek istedi ama başaramadı. Ofisten çıkarken sigarasını almadığına pişman oldu. Önünde koskocaman bir karanlık ve karanlıktan kaynaklı bir belirsizlik uzanıyordu. Işıklar söndüğünde insanların aslında korktuklarının aslında karanlık değil, belirsizlik olduğunu o an kapı önünde boş gözlerle fabrikanın meydanına bakarken anlamıştı.
Binaya girip ofise geri döndü. Kapıyı açtığında içeride kalmış olan İK nüfusu şöyle bir ona bakıp ekranlarına geri döndüler. Doğruca Arda’nın yanına gidip, ‘’Gelsene bir benimle.’’ dedi. Arda cevap vermeden yerinden kalktı. Mine de masasına uğrayıp sigara paketini ve çakmağını aldı. O anda Yağmur’un söyledikleri aklına geldi. İnternet’i açıp çabucak popüler sözlük sitelerinden birine girdi. En tepede ”05 Kasım 2018 Babaoğlu Holding Maaş Rezaleti (1086)” başlığını gördü. İncelemeden sayfayı kapattı. Birlikte tekrar kapı önüne döndüler. Arda sessizce Mine’ye bakıyordu. Mine paketinden bir sigara aldı, elleri titreyerek dudaklarına götürdü, çakmağı çaktı sigarayı yaktı, soruyu sordu.
‘’Sen mi yaptın ?’’
‘’Bir sigara da bana versene.’’
Mine bunun ‘’Evet’’ demek olduğunu anladı.
‘’S.çtırtma şimdi sigaranın ağzına ! Manyak mısın oğlum sen kariyerimi, hayatımı s.kip attın !’’
‘’Ya senin bir şans bile vermeden s.kip attığın hayatlar ne olacak ?’’
Arda bunu oldukça sakin bir üslup ile söylemişti ama Mine sanki kendisine avaz avaz bağırılmış gibi donup kalmıştı.
‘’Ne diyorsun sen be ?’’
‘’Ablamı bu işe nasıl ikna ettin , nasıl alet ettin buna girmeyeceğim o başka bir tartışmanın konusu. Bir düşün ! Kendi kariyerin uğruna, yükselmek uğruna, şirketin iyiliği kisvesi altında o Hüseyin p.zevengi ile birlik olup kanına girdiğiniz insanları düşün. Gerçekten ihtiyacı olan, hak eden insanlara iş vermemenizi geçtim, kendi s.kinizin keyfine milletin kazancına bakıp insanları fişlediniz. Hele sen? Bu a.ına koduğumun fabrikasında günde 18 saat çalıştırılıp mesaisini alamayan işçi varken gittin arabanın benzinini, Saff-et’te yediğin yemeği masraf yazdırıp insanların alın terini cebine indirdin ! ‘’
Arda’nın bunu bilmesine şaşırmıştı. ‘’Sen nereden biliyorsun bunu ?’’ diye sordu soğuk bir şekilde.
‘’Geri zekalı mıyım ben ? Kaç senedir karşılıklı oturuyoruz. Aldığın maaşı zaten hepimiz biliyoruz. Departmanda herkes herkesi biliyor. Sürekli bir tomar kağıtla faturayla Hüseyin’in yanına gidiyorsun. Yaşadığın hayata kimse şahit olmasın diye şirketten kimseyi sosyal medyadan eklemiyorsun. Ama ben herkes buranın çilesini çekerken, senin kaymağını nasıl yediğini, nasıl bir lüks içinde yaşadığını hem iş dışındaki ilişkimizden hem de ablamdan dolayı biliyorum.’’
Mine şok geçiriyordu. Karşısındaki insanı tanıdığında henüz bir çocuktu. Şimdi ona bakan adamın gözleri alev alev yanıyordu. Verecek cevap bulamamıştı. Sesi titreyerek;
‘’Neden bunu bana yaptın ? Sana ne yaptım ki ben ?’’
‘’Bunun bana ne yaptığın ya da yapmadığın ile ilgisi yok. Geri kalan herkese ne yaptığınla ilgisi var. Kişisel bir şey değil. Bu şirkette devasa bir adalet problemi vardı, ve problemin altında ezilen insanların kimleri zengin ettiklerini, kimler için çalıştıklarını bilmesi gerekiyordu.’’
‘’Peki derdin şirket içi adaleti sağlamaksa o zaman internete neden verdin dosyayı a.ına koyduğumun çakma Robin Hood’u ? Şu an herkes bu şirkette kimin ne maaş aldığını biliyor? İyi para alan müdürlerin çoluğu çocuğu var, biri kafayı kırsa bu insanların boğazına bıçağı dayasa ne olacak, ortalıkta bir ton aç insan var ! ‘’
Konuşmanın başından beri ilk kez Arda bir soru karşısında durulmuş, gözlerindeki alevler sönmüştü. Kendinden emin ifadesinin yerini, düşünceli bir hal almıştı.
‘’İnternete ben vermedim. Bu öngöremediğim bir şey oldu. Muhtemelen hadiseye benden daha çok sinirlenen bir çalışan yaptı. Buna ben de üzüldüm. Ama artık olan oldu geri alamam. Ama bana sorarsan herkes öyle ya da böyle bir bedel ödeyecek. Sen, ben ve Hüseyin işimizi kaybedeceğiz, belki mahkemeye bile çıkabiliriz ! Ama sorun değil ben bunu göze aldım. Korkma kalkıp özellikle seni ispiyonlamayacağım, bahsettiğim şey benim itiraflarımdan bağımsız olarak bile sürecin bu şekilde gideceği ile ilgili’’ dedi Mine’nin mahkeme lafından sonra titrediğini duyunca.
‘’Bu işe girdiğimden beri hayatta önem verdiğim tüm değerlerimi çiğnedim. Yeri geldi insan aşağıladım, mobbing yaptım, kimisini küçük gördüm, kimisinin g.tünü yaladım, emir aldım emir verdim, hak yedim. Artık yeter dayanamıyorum, eğer bir bedel ödeyeceksem razıyım. Eğer onun bunun teriyle havuzlu sitelerde yaşayıp, şirket arabasıyla sefa süren, altında çalışan elemana sarkıntılık yapan, taciz eden cahil cüheyla müdür takımının da ödeyeceği bedel 3-5 gün g.t korkusuyla yaşamaksa eğer ve bunlara göz yuman Aykut itinin ödeyeceği bedel de o çok değer verdiği prestijini kaybetmekse eğer bu konuda yapabileceğim bir şey yok. Pardon var. S.kime takmamak ! ’’ diye cümlesini bitirdi.
İkisi de bir süre konuşmadılar. Mine ikinci sigarayı da bitirmişti. Üçüncüyü alırken Aykut paketi elinden kapıp bir tane de kendi ağzına götürdü. Mine kendi sigarasını yaktıktan sonra çakmağı kadının elinden alıp dudaklarındaki sigarayı yaktı.
Mine nihayet belki de en önce sorması gereken soruyu sormayı şimdi akıl etmişti.
‘’Nasıl yaptın bu işi ?’’
Sigarasından iki nefes çekip bıraktıktan sonra Arda anlatmaya başladı:
‘’Zor olmadı. Ablam bir kere laf arasında dairedeki güvenlik kameralarının hiç birinin çalışmadığını söylemişti. Bir Cuma günü öğleden önce, daire öğle tatiline girmeden ve kapılar kilitlenmeden sıradan bir vatandaş gibi içeriye girip tuvalete saklandım. Güvenlik dahil hemen hemen tüm çalışanlar yarım saat sonra Cuma namazına çıktılar. Namaza gitmeyenler de işten erken tüymek için namaza gidiyormuş numarası yaptılar, yemeğe falan gittiler. Bilgi işlem güvenlik zımbırtısı yüzünden zırt pırt memurların bilgisayar şifreleri falan değişiyordu, o yüzden ablam her değişiklikte kullanıcı adını ve yeni şifreyi bir kağıda yazıp bilgisayarın ekranının köşesine yapıştırıyordu, öyle demişti bana. Sonrasını tahmin edersin işte. Çıktıları aldım, bir internet kafeye gittim. Çıktı üzerindeki bilgisayar kimlik kodunu kapattım dosyaları tarattım. Tırışkadan bir mail hesabı açıp şirkette var olan tüm mail hesaplarına yolladım. Olayı görünce içinin soğuyacağını bildiğim bazı eski çalışanları da maile ekledim. Olay bu. ‘’
Mine cevap veremedi. Aşık olduğu ya da arzuladığı erkekler tarafından hayatları alt üst edilen kadınlara dair pek çok edebi eser okumuştu ama hiç birinde böyle bir yerle bir etme tekniğinden bahsedilmiyordu. Romancılar, şairler, yazarlar daha ziyade safi duygusal ve ruhsal çöküşler üzerine eğilmişlerdi. Gerçek hayatta ise duygusal ve ruhsal çöküşlere maddesel kayıpların da eşlik ettiğini yaşayarak öğreniyordu.
‘’Aslında ablamı da bir şekilde cezalandıracaktım ama her ne kadar bu adaletsizliğe isteyerek ya da istemeyerek çanak tutmuş olsa da sonuç olarak , bu sefer tamamen istemeyerek de olsa, aynı adaletsizliğin ortaya çıkmasına yardımcı oldu. O yüzden bilgisayar kimliğini gizledim, yoksa ilk planım onu da ifşa etmekti. Onun için daha yumuşak bir şey düşüneceğim.’’
Mine hala cevap veremiyordu. Gülme ve hıçkırık karışımı bir eylemde bulundu istemsizce. Ağzına dün içtiği rakının tadı gelmişti…
Not: Şirket isimleri uydurmadır.
İlk Yorumu Siz Yapın