İçeriğe geç

Nurten Çıkmazı

Bu semtte sadece bir tane çıkmaz sokak vardır. 1442. sokak. Muhtemelen koskoca semtin tek çıkmazı olduğu için (ve buna rağmen) ne belediye ne de ahali bu sokağa bir unvan ya da daha akılda kalıcı bir isim vermeyi düşünmemişlerdir. Çıkmazın adı çıkmaz kalmış, dışarıdan geleceklere tarif edilirken de sokak numarası söylenir olmuştu. Artık herkesin elinde elektronik ve gerçek zamanlı haritalar olduğu için sokağın tarifi ve tespiti zor olmasa da, birkaç sene öncesine kadar sokağın sakinleri, misafirlerine sokağı buldurmakta baya zorlanırlardı. Öyle ki; sokağın bağlandığı caddenin aşağısındaki taksi durağındaki taksiciler ne zaman önlerinde bir lokanta motoru, ya da içindekilerin sağa sola merakla bakındığı bir araba dursa, daha sürücüleri bir şey soramadan ‘’1442 çıkmazını arıyorsanız, ileride sağdaki manavın sokağı ! ‘’ diye cevaplar olmuşlardı.

Semtin tek çıkmazının, çıkmazını oluşturan ucunda, üç tarafı apartmanlar ile çevrili ve bir kenarını sokağın bitimi ile paylaşan bir tane orta boy parkı vardı.

Semtin tek çıkmazının sahip olduğu tek eşsiz şey parkı değildi elbet. Çıkmazda oturan yaklaşık 350 kişi olmasına karşın, Fırat bir taneydi. Sokağın tek Fırat’ı, evinin tek çocuğu. Fırat’ın bir tane arkadaşı var, sevgilisi yok. Annesi var, babası yok. Parası var, işi yok. Fırat tüm varların yerine 1, yokların yerine 0 koyduğu birkaç sene öncesine ait sarhoş bir akşamda, hayatının 1’ler ve 0’lardan oluştuğuna kanaat getirdi. Bu sarhoş akşama yakın başka bir ayık akşamda okuduğu bir metinden bilgisayarlar yazılımlarının da aslında 1’ler ve 0’lardan oluştuğunu öğrenmesi bu metaforu oluşturmasına yardım etti elbet. O gece aslında hayatının da bir mühendislik planı olduğuna kanaat getirip, dindar bir hayat sürdürmeye karar verdiyse de, ertesi sabah ayılınca bu karardan vazgeçti. Ama yine de Fırat’ın manevi dünyasının oluşumunda bu metaforun etkisi büyüktü.

Çıkmazın çıkmazını oluşturan üç tarafı apartmanlar ile çevrili parkın gözden ve aydınlatma direklerinden uzak bir bankında bira içerken   bu 1’ler ve 0’lar olayını, yerküre üzerinde sahip olduğu tek arkadaşı Alper’e açıkladıktan sonra, Alper bir süre susmuş, susarken birasından büyük bir yudum almış, bira kutusunun ağzını inceleyip, parkın zeminindeki kemik şeklindeki döşeme taşlara bakmış, ardından da;

-‘’Söylediğin şey o kadar saçma ki; neresinden itiraz etmeye başlayacağımı bilemedim.’’ demişti.

Fırat, Alper’in bu net tepkilerine alışıktı. Yine de savını neden beğenmediğini açıklaması için arkadaşını zorlamayı bir an düşünse de; Alper’in saçma bulduğu konular ve fikirler üzerine tartışmadığını, kendini, karşısındaki insan için sinir bozucu olabilecek bir sessizliğe kapadığını biliyordu. Fırat da bir şey demedi.

Bu yazılım ve inanç üzerine  konuşmanın geçtiği gece, Alper’in sokağa taşınmasından yaklaşık dört sene sonrasına tekabül ediyordu. O geceden dört sene önce, Eylül ayının bitimine yakın bir zamanda sokağa taşınmıştı Alper. Adana’dan üniversite okumaya bu şehre gelmiş, bula bula şehrin tek çıkmazındaki tek kiralık daireyi bulmuştu. Ailesinin durumu nispeten iyi olduğundan ev arkadaşı arayışına girmemiş, tam dört sene o evde yalnız yaşamıştı.

Bu iki delikanlının tanışma hikayeleri sıradan fakat arkadaşlığa başlamaları, ve dahası bunca sene arkadaş kalabilmeleri dışarıdan bakan gözlere ilginç gelebilirdi. Çünkü sokak sakinlerinin ve mahallelinin gözünde Fırat, büyüklerine saygıda kusur etmese de, kaba saba konuşan, elinden kırmızı Tuborg kutusu eksik olmayan, kaşlarındaki dikiş izleri kaşlarının kendisinden daha gür olan talihsiz bir serseriydi. Ahali gözünde Fırat’ın talihsizliğinin öncül kanıtı, Fırat daha dört yaşındayken babasının bir Salı sabahı çalıştığı fabrikanın mesai başlangıcı esnasında, Van’dan gelen bir tırın uykusuz şöförünün dikkatsizliği neticesinde uğradığı iş kazası sonucu fabrikaya, 1442 çıkmazına ve hayata veda etmesiydi. Babasının ölümünden sonra Fırat, gelenek, görenek, ananelerin ve vaktiyle bolca izlediği 70’lerin hüzünlü Türk filmlerinin verdiği yetkiye dayanarak, artık iki kişi kalmış ailenin reisi rolüne bürünmüş, fakat bu reislik müessesini liseye başlayana kadar sadece, kahvaltı masasında bir eksik gördüğünde ya da pantolonu ütüsüz olduğu vakitlerde annesine gereksiz yere bağırarak yerine getirmişti. Asabi bir karakter edinmiş, babasıyla birlikte Pazar sabahları TRT 1’de izlediği kovboy filmlerindeki sert bakışlı adamlar misali okulda ve sokakta diğer çocuklar ile yaşadığı tüm sorunları şiddet yoluyla çözmeye yeltenir olmuştu. Kaşlarındaki izlerin bir kısmını bu kavgalarda edinmişti.

Liseye başladıktan sonra günümüze kadar geçen süreçte ise evin ihtiyaçlarının tedariğini üzerine almış ve devlet dairleri ile halledilmesi gereken bürokratik işlerin sorumluluğunu da üstlenmişti. Bütün bunlar olurken Fırat hiçbir işte çalışmamış, örf ve adetlerin ( ve tabi ki Türk filmlerinin) aile reisliği müessesine yüklediği en mühim rol olan eve ekmek getirme kısmını tamamen es geçmiş, görmezden gelmişti. Böyle bir çabaya ihtiyaç da yoktu aslında. Annesi ile babası evlendiği vakitlerde, oturdukları evi annesinin babası almıştı. Babasının ailesinin finansal gücü bir gayrimenkul hediyesine yetmediyse de, Fırat’ın ailesine o zamanların son modeli sıfır kilometre bir Doğan SLX hediye etmişlerdi. Araba ile ilk heveslerini aldıktan sonra Fırat’ın babası iş yerinin yakınlığı ve ailenin evcimen tabiatı sebebi ile arabayı lüks olarak görmeye başladıktan bir süre sonra arabayı satıp, üzerine borç harç ve birikimlerden ekleyip, sokaktan bir tane dükkan satın almışlardı. Dükkanın borçları bittikten yedi ay sonra Fırat’ın babası öldü. Fırat’ın babası ölmeden iki sene önce, dükkanı aldıklarından iki ay sonra Fırat’ın hala çok sevdiği Satılmış Amca dükkanı kiralamış, bakkaldan büyük, süpermarketten çok küçük bir işletmeye çevirmişti. Söz konusu işletme tam 20 senedir hem Satılmış Amca’nın 5 kişilik ailesini doyuruyor hem de verdiği kira ile Fırat ve annesini geçindiriyordu.

Her ne kadar Fırat ismini ilginç bulsa da Satılmış Amca’yı da, ailesini de severdi. Yirmi yılda gördükleri sayısız ekonomik buhrana rağmen kirayı hiç aksatmamışlardı. Ekonomik nedenlerin ötesinde de, sadece mal sahiplerine değil herkese saygılı ve sevecen davranırlardı. Satılmış Amca yaşlandığı için son birkaç senedir işleri büyük kızı Ayfer devralmıştı, Satılmış Amca da ara ara sıkıldığında ya da işletme ile ilgili anormal bir durum olduğunda dükkana gelir, kızına tecrübesiyle destek olurdu. Fırat Ayfer’in kendisini pek hazzetmediğini hissediyordu ama kadın ters bir davranışta bulunmadığı için,  Fırat da aksi bir tavır sergilemiyor karşılıklı saygı çerçevesinde mal sahibi, işletmeci ilişkilerini sürdürüyorlardı.

Liseyi bitirirken, kendi istekleri değil de, o yaşa gelene kadar kendisine empoze edilen fikirlerin ve  öğretilen ‘’doğruların’’ doğrultusunda her Türkiye genci gibi Fırat da üniversite sınavlarına girdi. Eğer üniversite sınavı bir at yarışı ve Fırat da o gün o ayakta yarışan bir at olsaydı muhtemelen ganyanı 78 falan olurdu. Fırat bir futbol takımı olsaydı,  o gün lehine bol handikaplı bir galibiyetin bahis oranları 1/90’dan düşük olmazdı. Çalışmamıştı, kendine güvenmiyordu fakat maç sahada oynanıyordu sonuçta, ve futbol tanrıları o gün bu mütevazi takımın yanındaydı. Real Madrid’in 12 şutunun direkten döndüğü bir maçta kendi evinde tüm bütçesi Real’in antreman sahasının çim bedeli bile etmeyen bir takımın vasat oyuncusunun Yaradan’a sığınıp 41 metreden çektiği şutu, Real kalecisinin büyük bir hata sonucu içeri almasıyla 1-0 yenilmesi misali, 11 senesi öğretim hayatında geçmiş 17 senelik ömründe dersler hakkında ne biliyorsa o konulardan sorular çıkmıştı önüne. Puanını gördüğünde şaşkınlık, gurur sevinç ve kafa karışıklığı duygularının hepsini aynı anda hissetmiş ve bu his üç gün kadar sürmüştü. Yaşadığı büyük şehrin devlet üniversitelerine girme imkanı yoktu ama Anadolu’nun güzide şehirlerinin bazılarının, bazı güzide üniversitelerinin bazı güzide bölümlerinde dört sene okuma imkanı vardı.

Üç günlük yoğun duygu ve beyin fırtınasının ardından, dördüncü günün sabahında uyandı, komodinin üzerinde ömründe ilk defa içtiği ve dün geceden kalmış olan kırmızı Tuborg’un dibinde kalan üç yudumluk birayı bir dikişte bitirdi ve kararını verdi. Annesinin tüm çaba, telkin, ısrar ve bir miktar göz yaşına rağmen evde kalacaktı. Fırat’ın pek çok ilginç ve çevresinden takdir görmeyen özelliği olabilirdi fakat en iyi özelliği kendini tanımasıydı. Okumayı sevmiyordu. Hasbelkader bir puan bir yerlerden gelmişti, hala kendi aldığına inanmıyordu, ama bu puanın peşine takılıp giderse, o okulu asla bitiremeyeceğini düşünüyordu. Öte yandan annesini yalnız bırakmak istemiyordu. ‘’Hasta kadıncağız’’ diyordu kendi kendine. ‘’Tek başına mazallah bir şey olursa yetişeni olmaz.’’. Yaşadığı şehrin özel üniversitelerinden birini zorlayabilirdi fakat okumayacağını bildiği bir okul için evin birikimini tüketip bankalara borçlanmayı da istemiyordu. Öte yandan o zamanların konjektüründe bir üniversiteye yazılmazsa iki üç seneye askere gitmek durumunda kalacağını da biliyordu. Olmayan düzenini bırakıp 15 ay askerlik yapma fikrine de sıcak bakmadığından Açıköğretim’e yazıldı. ‘’ 4 sene kafam rahat olur, hem senin yanında olurum. Sonrasına bakarız.’’ demişti annesine 4. günün sabahında ağzı hala bira kokarken. Annesi ‘’Tamam’’ dedi. Bir daha da ara ara sorduğu ‘’Sınavlar nasıl gidiyor ?’’ soruları dışında üniversite muhabbetini açmadı.

7 sene geçti, yaş 25’e dayandı Fırat okulu bitirmedi. Bitiremedi değil, bitirmedi. Dertsiz tasasız günleri harcayıp dükkan kirası ile yaşamak, toplu taşımaya ve ara ara gittiği sinemaya öğrenci bileti kullanmak keyifli gelmişti. Kısa dönem de olsa askere gidesi de yoktu. ‘’Annem hasta, bir toparlasın bakarız.’’ diyordu kendi kendine parkta otururken. Alper ile arkadaş olana kadar Fırat’ın günleri parkta bira içerek, sokağın ufaklıklarını azarlayarak ardından da azarladıkları ufaklıkların abileri ile kavga ederek geçiyordu. Kaşlarındaki izlerin kalan kısmını da bu kavgalarda edinmişti.

Alper bir evin, vaktiyle pek zengin, şimdilerde ise ekonomik olarak orta – üst sınıfa mensup bir ailenin iki çocuğundan küçüğüydü. Fırat tek ve dolayısı ile en yakın arkadaşı olarak Alper’i görse de, Alper bu en yakın arkadaş kontejyanını kendini bildi bileli ağabeyine ayırmıştı. Vaktinde tüm aile bireyleri aynı çatı altında yaşarken, şimdilerde edebiyat öğretmenliği yapan ağabeyinin kitaplığına olan tam erişimi ve ağabeyinin yönlendirmeleri ile küçüklükten beri iyi bir okur olarak yetişmişti. Nereye giderse gitsin yanında daima bir kitap olurdu, ve daima birincil boş zaman değerlendirme aktivitesi kitap okumak olmuştu.

Alper ülkenin ve dolayısı ile bu şehrin en müstesna üniversitelerinin birinde inşaat mühendisliği okuyacağı belli olduğunda babasının eski bir zengin olarak ilk tepkisi; ‘’Dört duvar değer kaybetmez.’’ düşüncesi ve refleksi ile bu şehirden bir ev alma önünde olmuştu. Ama bu tepki sadece bir emel olarak kalmış; formdan düşmüş eski bir milli santraforun beyninin isteklerine artık ayaklarının cevap verememesi gibi, Alper’in babasının da mevcut maddi durumu, tüm denklemlere rağmen, Adana’da dar boğaza düşmeden buralardan bir ev almaya yetmemiş, fakat kimsenin derdini tasasını çekmeden tam da Alper’in istediği gibi senelerce tek başına yaşamasına izin vermişti. Tecrübeli santrafor şampiyonluğu getiremese de, takımını kümede tutmayı başarmıştı.

Alper bu şehre ve 1442 çıkmazına okumak için yerleştiğinde 18, Fırat 20 yaşındaydı. Gri bir Eylül günü, öğleden sonra ve sarhoşların keharet vakti, ayıkların akşamüzeri tabir ettiği vakit arasında bir yerlerde Fırat, internetten indirdiği bir dizinin 2. sezonunun 8. bölümünü bitirdikten sonra evde sıkılıp, parkta bira içip turuncu Ruffles yeme amacıyla evden çıktığında, çaprazında kalan ve çıkmazın parkının sağ kenarını oluşturan Yeşiloğlu Apartmanı’nın üçüncü katının balkonuna adını daha önce hiç duymadığı bir evden eve nakliyat şirketinin çilekeş kamyonunun, pek de güven vermeyen asansörünün yaslandığını göz ucuyla gördü. Satılmış Amca’dan 3 şişe Tuborg, 1 paket Muratti, ve 1 paket Ruffles alıp parka doğru seğirtti. Kamyonun asansörü bir makine olduğundan ve şu an bir nevi iş yaptığından Fırat’ın gözünde bir iş makinesiydi. Bir görsel şölen fırsatı yakaladığının bilincinde olarak apartmanı ve taşınma hadisesini tam cepheden gören bir banka oturarak sırasıyla bira şişesini, cips paketini ve sigara paketini açtı. Ağzına bir Muratti götürdü, çakmağıyla yaktı, sigaradan bir nefes çekti ve ardından biradan bir yudum aldı. Gözleri asansörün birleştiği balkonda, çıkmazın yeni sakinlerinin kim olduğunu anlamaya çalışıyordu. Kamyonun plakasının 01 ile başladığını fark ettikten beş dakika kadar sonra balkonda hafiften yaşlıca kel bir adam ile yanında kıvırcık saçlı, gözlüklü,gençten bir oğlan belirdi. Balkonda bekleyen iki nakliyatçıya, aşağıdaki kamyonu işaret edip bir şeyler anlatıyordu ihtiyar adam.

‘’Adana’dan aile taşınmış herhalde.’’ diye geçirdi kafasından Fırat. Kamyonda o kadar az eşya vardı ki, üç biranın içim süresinde tüm eşyalar eve çıkarılmış ve asansör toplanmıştı. Fırat tekrar bakkala gitti,2 şişe bira daha aldı.

‘’Cips vereyim mi ?’’ diye sordu Satılmış Amca.

‘’Yok.’’ dedi Fırat. ‘’Fazlası sivilce yapıyor.’’

‘’Gördün mü taşınan var mahalleye ?’’

‘’Gördüm. Ona bakıyordum ben de. Adana’dan gelmişler galiba. Kamyonun plaka 01.’’

‘’ He ya. Talebe gelmiş Adana’dan o oturacakmış. Babasıyla gelmişler evi yerleştirmeye. Az önce geldi babası, taşımacılara pide yaptırmış kolayla ayran aldı adamlara o ara konuştuk. Mühendis olacakmış oğlan.’’

‘’ Heh a.ına koyayım bir bekar evi eksikti sokakta o da geldi tam oldu.’’ Kamyondan çıkan az parça eşyanın sırrı çözülmüştü.

‘’Ne olacak evladım, okumaya gelmiş işte çocuk, iyidir okumuş adam.’’

‘’Bırak allahasen Satılmış Amca. Evi karıyla kızla, itle kopukla dolduracak. Bu öğrencilerin hepsi aynı bok, okul ayağına ortalıkta geziniyorlar, içip sıçıp karı kızla alem yapıyorlar.’’

‘’Len oğlum tanımadığın etmediğin adamın çocuğun günahını ne alıyon ? ‘’ dedi Satılmış Amca. Sonra sesini biraz yükseltti ki; zaten en öfkeli olduğu anlarda bile en fazla bu oktavdan konuşurdu: ‘’Hem sen de talebe değil misin keraneci ? Sen de bütün gün parkta zıkkımlanıyon. Geçen gece kusarken nasıl bir böğürdüysen Astsubay balkona çıkmış ‘Gecenin ikisinde noluyor?’ diye.’’

Fırat bir an sessiz kaldı. Bir cevap düşündü, bulamayınca: ‘’O pezevenk de mahallenin zabiti kesildi başımıza.’’ diye mırıldanarak dükkandan çıktı.

‘’Az iç len az ! Genç adamsın.’’ diye bağırdı ardından Satılmış Amca.

Fırat az önceki yerine döndü, iki bira içimlik sürede evi gözetlemeye devam etti. Bu esnada kamyon asansörünü toplayıp gitmiş, balkona çıkan olmamıştı. Evin birkaç saat önce takılan ince perdelerinin ardından beliren beyaz florasanın ışığı gözüküyordu sadece.

İki hafta kadar Fırat yeni taşınan öğrenciyi görmedi. Bu gözden uzak olma durumu, henüz adını öğrenmediği adamın aklından da çıkmasına neden olmuştu. Ekim ortalarına doğru serin bir akşam parkta votka ile vişne suyunu plastik bardakta kavuşturmaya cebelleşirken, Yeşiloğlu Apartmanı’nın kapısı, o meşhur, sokak başından duyulan gacırtısıyla açıldı. Fırat kafasını kaldırdığında, apartman kapısından çıkmakta olan uzun boylu, kabarık saçlı figürü gördü. Figür, elinde bir cisimle parkı köşelemesine katederek Fırat’ın biraz önünden geçerken Fırat sağ elinin işaret parmağında bir ıslaklık hissetti.

‘’Hay senin bonus kafana sokayım ! ‘’ deyip vişne suyu taşan parmaklarını önce oturduğu banka, ardından da artık ‘’park pantolonu’’ adını verdiği ve sadece parka içmeye çıkarken giydiği her tarafı leke içindeki eski kot pantolonun sağ yanına sürerek kuruladı.

Temizlik işlemi bittikten sonra kafasını tekrar sokağa doğru çevirip az önce dikkatini dağıtmak suretiyle vişne suyunu heba etmesine neden olan adamı tam Satılmış Amca’nın bakkalına girerken yakaladı. Beş dakika kadar sonra kabarık ve kıvırcık saçlı bir figür olarak Alper bakkaldan elinde bir siyah torba ile çıkıp ağır ağır Fırat istikametine doğru yürümeye başladı

‘’Ulan s.ktir git evinde zıkkımlan. Buraya gelip keyfimi kaçırma.’’ diye mırıldandı kendi kendine Fırat.

Alper parkı bu sefer çaprazlama geçmedi. Fırat’ın sol tarafında, ışık altında kalan banklardan birine doğru hamle edince, Fırat karanlığın içinde huzursuzca kıpırdandı. Bu kıpırtıya doğru dönen Alper, yarım saniye kadar karanlığın içine bakıp orada bir insan olduğunu, dahası o insanın da elinde içki yanında içinde çerez olduğunu tahmin ettiği ufak bir kese kağıdı olduğunu görünce alçak sesle ‘’ ‘’Afiyet olsun’’ dedi karanlık figüre doğru. Hoşlanmadığı bir insandan ansızın gelen bu kibar tepki karşısında afallayan Fırat yarım saniye kadar hareketsiz kalıp düşündükten sonra kafasını ‘’Tamam’’, ‘’Teşekkürler’’, ‘’Sana da’’ ve ‘’Eyvallah’’ kelimelerinin her birinin yerini tutabilecek bir hareket yaparak sol öne doğru hafifçe eğdi. Bu kıpırtının, kendi tepkisine olumlu bir cevap olduğunu düşünen Alper de, karanlık figürü rahatsız etmemek için yanındaki değil, tam karşısında uzağında bulunan ışık altı başka bir banka oturdu.

Fırat karşıdan içkisini yudumlayarak bölgesine giren bu yabancı aslanı izlemeye başladı. Adam torbasından bir bira çıkarıp açtı. Bir yudum alıp, birayı yanına bıraktıktan sonra elini tekrar torbaya daldırıp başka bir nesne çıkardı. Fırat, bu nesnenin bir kitap olduğunu, sahibi nesneyi yüzüne doğru kaldırıp ortasından açıp sayfaları karıştırmaya başladığında anladı.

‘’Satılmış Amca kırtasiyeciliğe de mi başlamış ?’’ diye mırıldanmasını bitirdiği an, yedi dakika önce adam bakkala doğru giderken elinde taşıdığı nesnenin bu kitap olduğunu anladı. Belli ki alışverişten sonra kitabı da biraların yanına koymuştu.

Bir süre gürültü yapsın, ses çıkarsın da kovalayayım diye bekledi Fırat. Adamın tek yaptığı serin havada bira içip kitap okumaktı. Bir ara da telefonuna bir çift kulaklık bağlayıp müzik dinlemiş ama beş dakika sonra bundan vazgeçmişti. Bir buçuk saat kadar sonra kanına karışan votkaların etkisiyle, durduk yere hadise çıkarıp, yeni aslanı bölgesinden öyle kovalamayı düşünse de; kendisine kıl olan astsubayın gürültüye tepki verip canını sıkacağı olasılığından dolayı bundan vazgeçmişti. Zaten bu düşünceden on beş dakika kadar sonra da kıvırcık saçlı oğlan kitabını koluna alıp, boş bira şişelerinin bulunduğu siyah poşeti çöpe atıp binasına girmişti. Fırat da votkasının son yudumlarını çekerken ‘’En azından ortalığı pisletmedi artist pezevenk !’’ diye söylendi kendi kendine.

Takip eden günler böyle geçti. Alper, Fırat kadar sık çıkmasa da haftada en az iki gece parka inip bira içip, kitap okuyor bazen de sadece içiyordu. Fırat da birkaç denk gelme sonrasında adamın bu kendi halinde tavrına ses çıkarmamaya karar vermişti. Alper hep aynı yerde oturduğundan Fırat, gelip gelmediğini kolay ayırt ediyordu. Alper’in oturduğu banktan Fırat’ın mevkisi karanlık kaldığı için Alper orada bir insan olduğunu Fırat’ın çok seyrek yaktığı sigaralardan anlıyordu.

Kasım ayının başlarında, beşinci ya da altıncı karşılaşmanın gecesinde, yine karşılıklı oturuyorlardı. Fırat telefonundan kısık sesle müzik dinleyip komşusunu izliyor; Alper ise sağ dizinin üstünde kapalı bir kitap, sabit bir noktaya bakıp bira içiyordu. Üç saat kadar herkes kendi halinde takıldıktan sonra; Fırat Alper’in birasını bankın üzerine koyup kıpırdanmaya başladığını gördü. Alper yavaşça sol elini ceketinin içine sokup, bir sigara paketi ile geri çıkardı. Fırat şaşırmıştı. Adamı uzun süredir içerken izliyordu fakat hiç elinde sigara ile görmemişti. Alper’in paketin içinden bir dal sigara çekip dudağına götürmesini izledi. Sigarayı dudaklarının arasına alıp, aynı sakinlikte her iki elini de teker teker önce dış , sonra iç ceplerine sokup çıkarmaya başladı. Fırat ne olduğunu anladı ve sırada ne olacağından çekindi. Otuz saniyelik arayışın ardından Fırat’ın çekincesi gerçeğe dönüştü. Alper sonuçsuz kalan çabalarının ardından gözlerini bir beş saniye kadar içinde Fırat’ın konuşlandığını bildiği karanlığa dikmiş, ardından da kalkıp o karanlığa doğru yürümeye başlamıştı.

Aralarındaki mesafe göz kararı on metreye indiğinde, Fırat yerinde doğrulurken aynı anda Alper konuştu:

‘’İyi geceler, afiyet olsun. Ateşin var mıydı ?’’

Fırat kısa bir süre sessiz kaldıktan sonra ‘’Var’’ dedi. Hazır çakmağına davranacakken, bir sigara da kendi ağzına götürmeye karar vererek elini cebine sokup karton paketi çıkardı, kapağını açtı.

Boş

Şaşkınlıkla önce paketi salladı ardından gayri ihtiyari Alper’e baktı. Alper gülümseyerek ‘’Ben de var, buyur.’’dedi.

Ufak bir kararsızlık yaşadıktan sonra Fırat elini Alper’in paketine uzatıp, ‘’Son bir tane kaldı sanıyordum’’ dedi.

‘’Oluyor öyle. Bu eski kapaksız paketleri eline aldın mı anlaşılıyordu boş olup olmadığı ama yeni paketleri sallamadıkça ya da açmadıkça anlaşılmıyor.’’

Muhatabının aktardığı bu tespit Fırat’ı şaşırttı. Düzenli sigara içmeyen birinin kafa yoracağı bir mevzu değildi sonuçta. Kısa bir arayışın ardından, ceketinin cebinin yırtık astarına kaçmış çakmağı bulup çıkartırken ‘’Hiç sigara yaktığını görmemiştim .’’ dedi, daha cümleyi bitirdiği an dediğine pişman olarak. Tam içinden kendisine ‘’Sanane a.ına koyayım, ver ateşini si.tir et yolla’’ derken Alper cevapladı ;

‘’Çok seyrek, kırk yılda bir yakıyorum bir tane. Öyle içkiyle falan… Kafam bir şeye bozuksa. Lise 1’de başladım ama toplasan dört beş senede dört beş paket içmemişimdir’’

Fırat çakmağı Alper’in dudaklarına doğru uzatırken kendi içinde yoğun bir mücadele geçirerek, biraz da sıkıntısını dile getiren bir insana kayıtsız kalmanın ayıp olacağına dair o iç güdü ile ‘’ Bir sıkıntın var o zaman ?’’ dedi, soru ve durum tespiti arası bir tonlamayla.

‘’ Eh işte, ailevi işler, her evde olan mevzular.’’ dedi Alper, hafifçe gülümseyerek.

Alper Fırat’ın çakmağından sigarasını yakarken gözleri hayretle açıldı. Fırat çakmağını kendi dudaklarına götürürken Alper merak ve mutluluk karışı bir tonda sordu;

‘’Vay Turgut Uyar’ı seviyorsun demek !’’

Fırat sigarasını yakarken anlamayan gözlerle Alper’e baktı. Alper benzer tonlamayla, bu sefer çakmağı işaret ederek;

‘’ Turgut Uyar’ı diyorum. Seviyor musun ?’’

Fırat çakmağına iki saniye kadar baktıktan sonra mevzuyu kavradı. Bu çakmağı son katıldığı Açıköğretim sınavının çıkışında, bina kapısı önüne sigara içmek için çıktığında orada toplanan kalabalığın içinden bir çocuktan rica etmişti. Çocuk çakmağı Fırat’a verdikten hemen sonra bir arkadaşını görüp uzaklaşmış, Fırat sigarasını bitirene kadar dönmeyince de Fırat çakmağı cebine atmıştı. Otobüs durağında bir sigara daha yakmak için çakmağı cebinden çıkardığında farketmişti Fırat. Beyaz çakmağın bir tarafına bir erkek portresi işlenmiş, öbür tarafına da güzel bir yazıyla bir söz yazılmıştı.

‘’Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur.’’

Hemen o gün eve geldiğinde değil ama, birkaç gün sonra hatırına gelince Google’a bu sözü yazmış, sözün bir şiirin bir mısrası olduğunu, şairinin de Turgut Uyar olduğunu okumuştu. Okuduktan birkaç saat sonra da şairin adını unutmuştu. Tek aklında kalan bu mısranın ait olduğu şiiri, o vakitler başka şairlerin de aşık olduğu bir kadına yazdığıydı. Şimdi bu kıvırcık saçlı oğlan ismi söylediğinde bütün bunları hatırlayıvermişti. Sahi, neydi aşık olduğu kadının adı ? Güzel bir adı vardı, unutmuştu.

‘’Şey, yani evet seviyorum.Galiba.’’

‘’Onun ‘Göğe Bakma Durağı’’ şiiri de çok güzel.Adam ne sevmiş be !’’

‘’Ben bunu biliyorum sadece.’’

‘’Fırsat bulduğunda bir bak, kesin seversin’’

‘’Olur, bakarım.’’

Alper ayakta durarak sigarasından bir nefes daha çekti, Fırat’a teşekkür edip yerine doğru giderken Fırat, Alper’in ‘’Bir adın vardı senin, peşinde üç büyük şair’’ diye mırıldandığını duydu. Duyduğu anda da kafasında kaçan kıvılcımla Alper’e seslendi.

‘’Dur ! Kadının adı neydi ?’’

‘’ Hangi kadının ? ‘’ diye sordu Alper hafif bir şaşkınlıkla.

‘’ Bu Turgut’un aşık olduğu kadın işte. Güzel bir ismi vardı, unuttum.’’

‘’Ha’’ diye bir çıktı Alper’den yüzündeki şaşkınlık ifadesi yerini güzel bir gülümsemeye bırakırken. ‘’Tomris Uyar’’

‘’Tomris’’ diye tekrarladı Fırat kısık bir sesle. ‘’Sağolasın. Afiyet olsun.’’

Alper eliyle ‘’Önemli değil’’, ‘’Sana da afiyet olsun’’ ve ‘’ Eyvallah’’ manalarının herhangi biri yerine gelebilecek bir hareket yaptı sol eliyle, sağ elini dudaklarındaki sigarayı geri çekmek  içine ağzına götürürken. Birasını bıraktığı banka doğru ilerlerken Alper, arkasında Fırat’ın, gecenin ve parkın sessizliği içinden kısık sesle mırıldanmaya devam ettiğini işitti:

‘’Tomris Uyar. Turgut Uyar. Anaaa karı koca lan o zaman bunlar. E diğer herifler kim lan o zaman?’’

Kendine hakim olamayan Alper bu işittiği tepkiye orta ayar ama içten bir kahkaha atıp Fırat’a doğru dönerek ‘’Bekle birayı alıp geliyorum, anlatacağım.’’ dedi.

Normalde kendisine gülünmesine sert bir tepki verebilirdi ama hem çocuğun içten tavrı hem de hadise hakkında duyduğu merak Fırat’ın içinde o meşhur öfkesinin alevlenmesini engelledi. Bir dakika sonra da Alper elinde birasıyla geldi ve Fırat’ın yanına oturarak Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut ve Tomris Uyar arasında cereyan eden hikayeyi ve  Ölmeme Günü’nü anlattı. Ölü şairlerin ve ölü bir kadının hikayesi altında, Fırat ve Alper’in arkadaşlığı da böyle başladı.

Bundan sonraki günler ikisi için de daha keyifliydi. İlk zamanlar yine plansız park karşılaşmaları dışında görüşmüyorlardı ama her karşılaştıklarında birlikte oturmaya başlamışlardı. İkisi de ilk başlarda ayrı dünyaların insanları olduklarını çözmüşlerdi ama bir şekilde anlaşmayı başarıyorlardı.  Belki de o vakitler yalnızlıklarının tek alternatifi birbirleri oldukları için anlaşmaya mecbur kalmışlardı. Alper’in güzel bir anlatma kabiliyeti vardı. İlk zamanlar sürekli Alper’in konuşmasına ve Fırat’ın dinlemesine rağmen, Fırat hiçbir zaman muhatabının çok ya da boş konuştuğunu düşünmüyordu. Genel olarak kitaplardan,  ve okuduğu kitapların içeriğinen, yazarlarının fikirlerinden bahsediyordu. Fırat’ın kitaplarla ve edebiyat dünyası ile ilişkisi daha sınırlıydı. Zaman zaman adını fazlaca duymaya başladığı bir kitabı ya da kapağı, başlığı ilgisini çeken bir romanı alıp okurdu. İlk 30 sayfası ilgisini çekmez ise okumaya devam etmezdi.

Yazım dünyası ile olan bu sınırlı ilişkisine rağmen, Alper’in anlattıkları hem içerik olarak hem de anlatıcının kabiliyeti sayesinde ilgisini çekiyordu. Zaman zaman o da kendi okuduğu kitaplar hakkında konuşuyor, eğer söz konusu kitap ikisinin de okuduğu bir kitapsa, ki bu durum seyrek olarak gerçekleşiyordu, gecenin kalanını o kitap üzerine konuşarak geçiriyordu. Bazen yabancı film ve diziler üzerine de konuşuyorlardı. Fırat’ın o konuda üzerine söyleyebileceği şeyler , kitaplara göre daha fazlaydı. Özellikle eski Westernler konusunda otorite olabileceğini fark etti. Küçükken babası ile birlikte izlediği filmleri, şimdi babasını özledikçe internetten açıp izlemeye devam ediyordu.

Birkaç karşılaşmadan sonra, numara alışverişi yapıldı. Artık mesajlarla anlaşıp parka inmeye başlamışlardı. Sohbetlerinin menzili de kitap ve film yörüngesinden çıkmış, hayatın geneline hakim olan konulara yayılmıştı. Muhabbet konuları yayıldıkça, kendinden genç olmasına rağmen Fırat Alper’in hayata bakışından ve tespitlerinden etkilenmeye başlamıştı. Zamanla üzerine konuştukları ve Alper’in tavsiye ettiği kitapları edinip okumaya başladı. Piyasada bulduklarını satın alıyor, bulamadıklarını Alper ödünç veriyordu. Bolca boş zamanı olduğundan ve sohbetlerinde sürekli Alper’in gerisinde kalmak istemediğinden kitapları hızlı hızlı okuyordu. Hatta bazı kitapların içinde geçen referans kitapları bile, konusu ilgisini çektiyse, Alper’e ses etmeden okuyup bitiriyordu.

Okuduğu bazı kitapların savunduğu fikirler, senelerce TV haberleri aracılığı ile maruz kaldığı bazı bilgilerle ve bu bilgilere dayanarak oluşturduğu kendi vicdanı ile çelişiyor, eğer kitaptaki bilgiye inanmayı reddediyorsa ilk görüşmelerinde Alper’e çıkışıyordu:

‘’Terörist misin oğlum sen nasıl şeyler okuyorsun ? Beni de kendine mi benzeteceksin ?’’

Alper daima bu tepkileri o sinir bozucu sakinliği ile karşılar, Fırat’ın sayıp sövmesi bittiğinde de, kendi bakış açısını sakince açıklardı. Bu açıklamaların tanesi, Fırat’a farazi olarak okunması gereken beş kitap olarak döndüğü için Fırat bir süre sonra bu çıkışlarını kesmişti. Zaten okudukça ve üzerine sohbet ettikçe hayata ve düzene dair görüşleri değişiyor, kendisi de başka bir insana, kendi kendine de söylediğine göre ‘’daha iyi’’ bir insana dönüşüyordu. Annesi de oğlunu evin içinde elinde kitap tutarken görmekten, oğlunun ne okuduğundan bağımsız olarak, gayet memnundu.

Haftalar, aylar böyle geçiyordu. Sınav ve ders çalışma zamanları dışında haftada 3-4 gece parka çıkıyorlardı. Biranın ucuz olduğu, güzel zamanlardı. Zaman geçtikçe doğal olarak Alper üniversiteden arkadaşlar edinmişti ve bazen onlarla dışarı çıkıyordu. İlk zamanlar ısrarla Fırat’ı da çağırmış, Fırat da daha ısrarlı bir şekilde bu teklifleri reddetmişti. Alper ile sürdürdüğü arkadaşlığa rağmen hala üniversite ve öğrenci ortamlarına girmeye çekiniyordu. Kendisinde öğrencilik sadece bir sıfattı. Devam ettiği okuldan bir şey öğrendiği yoktu. O kadar okumuş, halihazırda mürekkep yalayan adamın içinde rahat edemeyeceğini, o kalıba sığmayacağını biliyor, biraz küçük görülmekten de korkuyordu. Yine onunla gelmesi için ısrar ettiği bir gece Alper’e ‘’Lan ben daha seninle baş edemiyorum, senden 10 tane ile nasıl baş edeyim’’ demişti. Devamında Alper ısrarları kesse de, tekliflerini zaman zaman sürdürdü. Fırat ise hayatına 1442 çıkmazının parkında devam etmeye kararlıydı.

Alper’in sokağa taşındığı ilk yılın sömestr tatilinin dönüşünde bir aksam Fırat’ın telefonuna bir mesaj geldi:

‘’Bir arkadaşla parka geliyoruz, sana da şarap alıyorum, yarım saate in.’’

Fırat mesaja bir süre baktıktan sonra ilk tepkisi ‘’ Ne şarabı lan ?’’ demek oldu.

‘’Hayır anne sana seslenmedim.’’ diye seslendi mutfağa doğru, içeriden gelen sese istinaden. ‘’Ne şarabı ya biz şarap mı içi…’’

Cümlesini bitiremeden mesajda belirtilen başka bir detay aklına geldi: ‘’Ne arkadaşı lan ? Hay sokayım arkadaşına ! ‘’

Tanımadığı bir insanla etkileşime geçme ihtimali hoşuna gitmese de, ilk beş dakika mesaja cevaben ‘’İşim var, gelemem’’ yazıp yazıp göndermeden silse de, Alper’i bir işi olduğuna ikna edemeyeceğinin farkına vararak park pantolonunu giydi. Ardından ortamda yabancı bir şahsın da bulunacağını hatırlayarak park pantalonunu çıkarıp daha güzel bir pantolonu kıçına geçirip, evdeki dolaptan bir kırmızı Tuborg alıp parka indi.

Biraz fazla erken indiğinin bilincinde, kutu birayı içmeye koyuldu. Birayı bitirdiğinde henüz gelen giden yoktu.  Tam içine düştüğü durumun haysiyetine ve yolda kendisi için geldiğini düşündüğü bir şişe tahminen kırmızı şaraba küfredecekken Satılmış Amca’nın dükkanından biri uzun boylu ve kabarık kıvırcık saçlı, diğer kısa boylu tahminen uzun saçlı iki figürün, ellerinde siyah torbalarla çıktığını gördü.

Park doğru ilerleyen iki figürü izlerken kendi kendine ‘’Kendi gibi s.kko bir tip getirmiş.’’ diye mırıldandı ve mırıldanmasını bitirdiği an Adem Apartmanı’ının önündeki henüz bu sabah tamir edilen sokak lambasının ışığında Alper’in yanında getirdiği arkadaşının genç bir kadın olduğunu idrak etti.

‘’Senin beyninin şamandırasını s.keyim, bir karı eksikti a.ına koydumun bonus kafası, senin aklına uyup gecenin kör saatinde parka inen kendi aklımı da s.keyim, bu saatte dükkanı kapatmayan Ayfer senin de…’’ diye içinde bulunduğu durum elverdiğince kainat üzerine var olan canlı cansız her şeye söverken bir yandan da hızlı hızlı içtiği Tuborg Special’ın pişmanlığını duyuyordu. Çünkü az önce Alper’de duyduğu öfke, Alper’i yanında getirdiği karşı cinsten arkadaşına rezil etme korkusuna dönüşmüştü.

Park sınırlarından arkadaşı ile birlikte içeri girerken Alper Fırat’ın olduğu yere doğru el salladı. Fırat da benzer bir hareket ile karşılık verirken dişlerinin arasından, ‘’O elin gö.üne girsin inşallah.’’ diye fısıldamayı ihmal etmedi.

‘’Selam, bu Nurten. Nurten bu da Fırat. Hem komşum hem arkadaşım.’’

‘’Memnun oldum.’’

‘’Ben de. Hoş geldin’’

Cümlesini bir an ‘’Bacım’’ diye bitirmeyi aklından geçirdiyse de, bu düşünceyi derhal kafasından defetti. Hem kelimenin, muhatabının zihinde nasıl bir imaj yaratacağını kestirememişti hem de Nurten bacı olmak için fazla güzeldi. Boya olup olmadığını ilk bakışta kestiremediği, ardından kaşlarının da aynı renk olmasından aldığı fikirle doğal rengi olduğuna kanaat getirdiği kızıl saçlar, masmavi bir çift göz, memleket standartlarına göre beyaz bir ten ve o tenin kapladığı güzel yüzün üzerine özenle yerleştirilmiş belli belirsiz çiller.

‘’Hoşbulduk ! Valla sağolasın bu saatte indin bizi yalnız bırakmadın. Nasılsın ? ‘’

‘’İysenassn ! ‘’

‘’Efendim ? ‘’

‘’Ihhmm. İyiyim sen nasılsın ? ‘’

‘’ İyi benden de, sağol. Alper’le birlikteydik işte arkadaşlar falan. Sarmadı ortam Alper de kalkarken istersen gel bizim park var falan dedi ben de geldim.’’

Fırat Alper’e dönerek ‘’İyi ettin.’’ dedi.

Alper boş bankta duran bira kutusuna bakarak gülümsedi ‘’Son anda fikir değiştirip sana bira aldım. Sen çoktan başlamışın baksana. İyi etmişim.’’

‘’Bir tane içtim beklerken, evde dolapta vardı. Kaç para tuttu bunlar, bölüşelim ? ‘’

‘’Gerek yok daha gece uzun. Ayfer Abla dükkanda yatacakmış. İstanbul’dan mal gelecekmiş onları karşılayacakmış. Bir şey ihtiyacınız olduğunda kepenkleri sallayın ben veririm size dedi.’’

Nurten ile böyle tanıştı Fırat. O gece gün doğana kadar şehrin meşhur ayazında parkta oturdular. Daha önce yazın parkta çok sabahlasa da, kışın hiç bu kadar oturmamıştı. Gecenin henüz başında muhtemelen kahkaha seslerinden uyuzlanan astsubay bir defa balkona çıkıp ortalığı kolaçan etmiş, ortamda kadın olduğunu görünce yine muhtemelen asayişin berkemal olduğuna kanaat getirip içeriye dönmüştü. Bunun dışında sohbetlerini bölmelerini gerektirecek bir durum olmadı. Birkaç defa Alper’in evine gitmek mevzu bahis olsa da, İç Anadolu ayazının ayıltıcı etkisi hoşlarına gitmiş, parkta kalmışlardı. Sadece tuvalet ihtiyacı için üç defa Alper, Nurten’i evine götürüp getirmişti. Şaraplar ve Fırat’ın biraları bittiğinde Ayfer’i sadece bir kez rahatsız edip yüklüce votka almışlar, bitiremediklerini Alper bir sonraki buluşmada devam etmek için evine götürmek üzere siyah poşete koymuştu.

Fırat eve gidip sızdı. Öğleden sonra gülümseyerek uyandı. Daha önce gülümseyerek uyandığını hatırlamıyordu. Bugün ise devam edecek pek çok gülümseyerek uyanışın ilkiydi.

O günden sonra parkın müptelaları üç kişi olmuştu. Artık Nurten de Alper ile birlikte parka iniyor, üç genç içip muhabbet ediyor, ardından da Nurten Alper’e, Alper kendine, Fırat da evine gidiyordu. İlk birkaç park buluşmasında Fırat, daha önce annesi ve Ayfer dışında bir kadınla bırakın sohbeti, karşılıklı kelime alışverişinde bile bulunmadığı için biraz çekingen kalsa da, zamanla Nurten’e hem ısınmış, hem sevmiş ve bu iki hissiyatın bir getirisi olarak da çekingenliğini üstünden atmıştı.

Haftalar ilerledikçe Nurten’e karşı olan ilgisinin şeklinin değişmeye başladığından şüphelenmeye başlamıştı Fırat. Şüpheleniyordu çünkü benliğinin bu tarz bir kapasiteye sahip olup olmadığını bilmiyordu. Daha önce hiç spor yapmamış bir insanın, daha önce çalıştırmadığı kaslarını çalıştırdıktan sonra gelen ağrı ve acıyla o kasların varlığını idrak ettiği gibi, Nurten’i gördükten sonraki sabahlar uyandığında gülümsemesine eşlik eden hafif bir yürek sızısı neticesinde göğsünün sol tarafında bir kalp olduğundan ve o kalbin de bazı işlevleri olduğundan şüphelenmişti.

Fakat Alper ile Nurten arasındaki ilişkinin niteliğini çözememişti. Sevgili gibi davranmıyorlardı birbirlerine, bazen çok içtiyse eğer Nurten, Alper’in omzuna kafasını dayıyordu. Alper de hava eğer çok soğuksa kolunu onun omzuna atarak cevap veriyordu. Ama Fırat sevgililik müessesinin görsel ve fiziksek kanıtları olan el ele tutuşma, öpüşme gibi eylemleri gözlemlememişti. Bir de park gecelerinin sonunda Nurten’in Fırat da kaldığı gerçeği vardı ama aynı çatı altında yalnız kaldıklarında bu iki sarhoş karşı cinsin ne yaptıkları konusunda bazı fikirleri olsa da emin olamıyordu. Alper ile ikili takıldıkları günlerde de bu konu hakkında bir soru sormaya çekinmiş, Alper de hiç bir yorumda bulunmamıştı. İlginç bir şekilde iki adam yalnız kaldıkları zaman asla çetenin üçüncü elemanı hakkında konuşmuyorlardı . Alper de bu durumun farkındaydı ve bu duruma ‘’hırsızlar arasındaki onur’’ yakıştırması yapıyordu kendi zihninde.

Alper ile Nurten’in okulunun ve Alper, Nurten ve Fırat dostluğunun ilk eğitim ve öğretim yılı garip bir sessizliğe bürünmüş  muhtemel bir aşk üçgeninin kenar ve köşeleri arasında tükenmek üzereyken bir gece Nurten, Alper’in evine tuvalete gidip iki adamı parkta yalnız bıraktığında Fırat alkolün verdiği yetkiye dayanarak aylardır aklında olan o soruyu dudaklarından parkın ılık havasına doğru serbest bıraktı:

‘’Sen bu kıza çakıyor musun ? ‘’

Ağzındaki birayı püskürtüp alev alev yanan gözlerle Alper Fırat’a doğru döndü. Fırat bu anı senelerdir süren dostluklarında Alper’den korktuğu tek an olarak hatırlar. Tüm serseri geçen yıllara, kavga dövüş tecrübelerine rağmen o an bir kavgaya tutuşsalar Alper’in kendisini takdire şayan güzellikte bir sekiz rakamına çevireceğinden şüphe duymamıştı.

‘’O kelimeyi kullanma !! ‘’

‘’Hangisini ? ‘’ diye sordu Fırat kendi sesinden çıkan korku ve şaşkınlık tınısına kendi de şaşırarak.

‘’Çakmak ! ‘’

‘’Nasıl lan ? Harbiden s.ktin mi kızı ?

‘’Kullanma diyorum şöyle kelimeleri ya ! ‘’ dedi Alper bu sefer sesini iki oktav yükselterek.

‘’Ha tamam pardon. Özür dilerim. Şey o zaman… Siz seks yapıyorsunuz yani ?

Alper derin bir nefes verip Nurten’in yanlarında bıraktığı çantasının ağzından gözüken ve geçen hafta aldıkları üçlünün ortak sigara paketine uzandı. Hepsi tek tük içtiği için bir haftada henüz yarılanmıştı. İçinden bir sigara çekti, ağzına götürdü. Paketin içinden bir tane de çakmak çıkardı. Sigarasını yaktı, bir nefes çekti. Fırat Alper’in vereceği cevabı düşünmek için zaman kazanmaya çalıştığını anlayacak kadar tanımıştı arkadaşını. Sessizce bekledi.

‘’Hayır yapmadık. Nurten ile aramızda öyle bir ilişki yok. Arkadaşız biz sadece.’’

‘’ Ha tamam.’’ dedi Fırat ve yüzünde bir gülümsemeyle kafasını çevirdi.

O yaz zor geçti Fırat için. Yaz tatili için iki arkadaşı da memleketlerine gitmişti. Geride bıraktığı hayatına baktığında , içinde bulunduğu bu dostluğun kendi için ne kadar değerli ve hatta lüks olduğunu arkadaşları gidip tekrar yalnız kaldığında idrak etmişti. Bu idrak beraberinde başka bir farkındalığın da yolunu açmıştı. Alper ile Nurten arasında bir gönül ilişkisi olmadığı bilgisinin verdiği heyecan ve takat ile yazın ilk ayını, tatil dönüşü Nurten’e nasıl açılacağı konusunda planlar yapmak suretiyle kafa yorarak geçirmişti. Temmuz ayının ortalarına doğru, mutlu haberin büyüsü Fırat’ın zihninden çekildiğinde bu sefer gerçeklik tüm karanlığı ile gelip o boşluğa boylu boyunca yayıldı. Tamam, Alper aralarında bir ilişki olmadığını söylemişti ama ortalıkta Nurten’in Fırat’tan hoşlandığını gösteren bir emare de yoktu. Evet kibar ve sevecen davranıyordu Fırat’a karşı ama Alper’e de aynı şekilde davranıyordu. Yaz tatilinin kalanını Fırat ölçüp, biçip, içip, tartarak geçirdi. Elinde daha önce hiç sahip olmadığı bir dostluk vardı. Nurten kültürlü, kafası çalışan kızdı. Fırat gibi yüzünde gözenekten çok yara bere izi olan bir yarı müptezele bakmazdı. Her şey güzel giderken kıza böyle bir teklifle gitmek kesin reddedilişten de öte grubun da huzurunu bitirirdi. Doğal olarak Nurten böyle bir durumdan sonra Fırat’la aynı ortamda bulunmak istemeyebilir, hatta Alper bile kendini çekebilirdi. İkisi de Fırat’ın kaybetmeyi göze alabileceği insanlar değildi. Söz konusu dostluk da, birkaç gram duygu için riske atılmaya değecek bir durum değildi.

Eylül ayında, Alper ve Nurten’in dönmesine bir hafta kala Fırat ağzını açmamaya, sevgisini de içine atıp orada boğup susturmaya karar verdi. Tahminince, biraz da içkinin yardımıyla, 2-3 aya her şey yoluna girerdi.

Tabi ki de girmedi. Nurten ve Alper mezun olana kadar iki yaz tatili daha geçti. İki defa daha memleketlerine gidip geldiler. Fırat’ın aşkı da zaman zaman uykuya dalan zaman zaman uyanıp kükreyen bir yaratık misali hep içinde canlı kaldı. Boğulsun diye içtiği litrelerce içki fayda etmeyince Fırat aşk denilen canavarın alkol ile beslenip sigara dumanı soluduğunu düşünmeye başlamıştı. Takip eden üç sene boyunca çok buluşuldu çok sohbetler edildi, çok kitaplar okundu. Hatta Fırat bir defa Adana’ya bile gitti hayatında ilk defa. Ve sonunda bu gece geldi. Nurten finalleri bittikten sonra geçen hafta memleketine dönmüştü. İki adam bir Haziran akşamı, dostluklarının başladığı parkta son kez birlikte oturuyorlardı. Yarın taşımacılar gelip Alper’in eşyalarını alıp götürecekler, ev kapanacaktı. Alper de akşamüzeri uçağa binip Adana’ya dönecekti.

Sessiz ve hüzünlü bir atmosferde bira içtiler. Kandaki alkol çeneye vurma seviyesine geldiğinde söze Fırat girdi

‘’Sana teşekkür ederim.’’

‘’Anlamadım ? ‘’

‘’Sana teşekkür ederim dedim’’

‘’Neden ?’’

‘’Sen benim hayatımı, düşünme şeklimi, zihnimi, yüreğimi, her şeyi değiştirdin. Beni kitapların arasına soktun. Senden çok şey öğrendim. Teşekkür ederim.’’ konuşurken yere bakıyordu.

Bir on saniye kadar tepkisiz kaldıktan sonra Alper;

‘’Teşekküre gerek yok. Sadece bir kişinin kazanç sağladığı ilişkiler arkadaşlık olmaz, olsa olsa sömürü ya da çıkar ilişkisi ve ya her ikisi birden olur. Biz arkadaşız, ben de senden çok şey öğrendim. Sayende ben de hayata farklı bir algıdan ve açıdan bakmayı öğrendim.’’ dedi yüzünde bir gülümsemeyle.

‘’Benim bilip de senin bilmediğin ne vardı ki ?’’

‘’Öyle deme.’’ dedi Alper gülümseyerek. ‘’Bir akşam hatırlıyor musun üç beş tane tip gelip para istemişlerdi de posta koymuştun. Ben altıma sıçacaktım neredeyse.’’

‘’Bu mu yani ? Şiddet yanlılığı ve kaba kuvvet kullanımını mı öğrendin benden ? dedi Fırat kaşlarını çatarak.

‘’Gerektiği yerde şiddet kullanma kabiliyetine sahip olmanın faydaları diyelim.’’

‘’Allah aşkına senin gibi adamın nerede nasıl işine yarayacak bu bilgi ? Ya ben rahatlatmak için saçmalıyorsun ya da benle ta.şak geçiyorsun? ‘’

‘’ Yarın öbür gün bir felaket sonucu post apokaliptik bir dünyada yaşamak zorunda kalsak kitaplar ve genel kültür mü beni hayatta bırakır yoksa bilek gücü mü ? Hangimizin kabiliyetleri öyle bir durumda daha işe yarar ? Doğru , yanlış, iyi, kötü… Bunlar zamana mekana ve şartlara göre değişen şeyler. Bilginin ve kabiliyetin işe yaramazı veya kötüsü yoktur.’’

Bir süre konuşmadılar ve sadece bira içtiler. Söze giren yine Fırat oldu.

‘’Sana bir şey soracağım.’’

‘’Sor.’’

‘’Hadi ben kaba saba serserinin tekiydim. Yanlış tercihler yapmıştım ve yalnız kalmak benim bir nevi kaderim olmuştu. Sen kültürlü, bilgili, tipi yerinde adamdın. İstesen .m üstünde kırmadığın ceviz kalmazdı. Niye yıllarını benle şu parkta harcadın lan ?’’

Bu sefer sessizlik beş saniye kadar sürdü, Alper birasından bir yudum içip soruya soruyla karşılık verdi;

‘’Tarık Buğra’yı biliyorsun değil mi ?

‘’Küçük Ağa’nın yazarı ? ‘’ dedi Fırat şaşırarak.

‘’Doğru. Onun ‘Dönemeçte’ diye bir romanı vardır okumuş muydun ? ‘’

‘’Yok.’’

‘’Oku bir ara güzel romandır. Neyse o romanda bir karakter üzerinden yalnızlık ve kültürlü olmak, çok okumak arasındaki ilişkiyi açıklar. Bu soruyu ben cevaplarsam kendimi övmüş olurum ki bilirsin kendimi övmeyi hiç sevmem. O yüzden bu sorunun cevabını Tarık Buğra versin. Ayrıca geçmişte yanlış tercihler yapmış olman senin de zeki biri olmadığını göstermez. Eskiden ben de zeki insanların hata yapmadıklarını düşünürdüm. Sonra fark ettim ki yaparlar, hatta defalarca aynı hatayı sıkılmadan da yapabilirler. Zeki insanın farkı tercihinin hata olduğunun farkında olmasıdır. Senle neden arkadaş olduk meselesine gelince; evet tanıştığımız zamanlarda hayat görüşü olarak birbirine çok uyumsuz insanlardık ama ikimizin de birlikte bira içeceği birine ihtiyacı vardı. Sanırım doğru zamanda birbirimizin karşısına çıktık. ’’ diyip sustu.

Birkaç kez göz kırpıştırdıktan sonra Fırat ‘’ Lan anlatsana şunu doğru düzgün !! Şimdi ben kitabı nereden bulup okuyayım ? ‘’

‘’Yarın alırsın kitapçıdan.’’

‘’Hay ben senin gizemli tavrını s.keyim s.kik p.zevenk. Var mı sende, çık getir bari okuyup yollarım sana merak ettim a.ına koyayım’’

‘’Burda yok, Adana’da var.’’

Bir süre daha Fırat’ın ara ara Alper’e fısıldadığı ve karşılık alamadığı küfürler dışında konuşmadan sadece içtiler.

Üçüncü kez sessizliği yine Fırat bozdu.

‘’Ben Nurten’e aşıktım.’’

Bu sefer Alper’in cevabı, cümleyi takip eden iki saniye içinde geldi.

‘’Şüphelerim vardı ama sormadım. Ben olsam bana sorulmasını istemezdim çünkü.’’

‘’Eyvallah.’’

‘’Aşıktım dedin. Şimdi değil misin ?’’

‘’Hayır’’ diye yalan söyledi Fırat. ‘’Ya işte ilk tanıştığımızda üç beş ay öyle platonik bir şeydi.’’

‘’Anladım. İyi çaktırmadın ama bravo’’ dedi Alper. Cümlesini bitirdikten sonra birasından bir yudum çekti, ve sonra da bu parkta son kez ağzındaki birayı püskürttü.

‘’Sokağın girişindeki tabela!’’ dedi yüksek oktavdan.

Yüzünün kızardığını hisseden Fırat, duyacağı cevabı bilerek ama farklı bir şey duyacağını umarak sordu:

‘’Ne tabelası ?’’

‘’Sokağın girişindeki ÇIKMAZ SOKAK tabelası. SOKAK’ın üstünü karalayıp tabelayı NURTEN ÇIKMAZI diye değiştiren sen miydin lan ?’’

‘’Sen gördün mü onu ? ‘’

‘’Gördüm tabi. Ama aklıma hiç sen ya da söz konusu Nurten’in bizim Nurten olacağı gelmemişti.’’

‘’Ben de kafayı çekip çekip yazmışım bir gece. Ertesi sabah kalktım, gözümün önünde hayal meyal bir görüntü var sokağın girişi ile alakalı ama nedir ne değildir kestiremiyorum. Aynı gün askerlik şubesine giderken bir baktım tabelaya, şubeyi mubeyi unuttum zaten. Boyayı kazıyayım derken iyice ağzına sıçtım tabelanın. Demek sen de aynı günün sabahı gördün ?’’

‘’Evet okula giderken.’’

‘’Yalnız bir şey soracağım.’’ diye devam etti Alper. ‘’Sen tanıştıktan sonra üç beş ay dedin de bu olay geçen sene oldu ? Senin üç beş ay dediğin yıl olmasın ?’’ diye gülümsedi.

Eli ayağı birbirine dolanan Fırat ‘’ Yok ya alakası, işte o gece içince duygusala falan bağladım herhalde hatırlamıyorum ki ? ‘’

Gecenin kalanı boyunca gülüştüler, içtiler, eskilerden konuştular. Sabaha karşı olaysız dağılıp evleriine çekildiler. Ertesi gün eşyaların toplanmasına Fırat da yardım etti. Taşımacılar gittikten sonra birlikte havaalanına gittiler. Sarıldılar, helalleşip ayrıldılar.

Her ne kadar ayrılırken birbirlerini ve parkı ziyaret sözü de vermiş olsalar araya hayat girdi ve tam dört sene sonra Alper’in düğününe kadar yüz yüze görüşemediler. Mezuniyeti takip eden kış Alper askere gitti, döndükten sonra da işe girdi. İşe girdikten sonra da hayatın yoğunluğundan yavaş yavaş telefonlar mesajlar azaldı. Bu zaman zarfında Fırat da açıköğretimi bitirdi, tam askere gitmeye kendini psikolojik olarak hazırlamışken devlet bedelli çıkardı. Fırat da ‘’ Annem hasta yalnız bırakmayayım’’ deyip bedelliden faydalandı. Nurten’le de ara ara mesajlaşıp konuşmuşlardı ama yaklaşık 1 sene önce mesajlarına cevap alamamaya başlayınca içten içe Nurten’in de kıskanç bir adamla ciddi bir ilişkiye adım attığını düşünmeye başlamıştı

Bir gün Fırat’ın telefonu çaldı arayan Alper’di. Bir süre geyik muhabbeti çevirdikten sonra  Alper evleneceğini ve düğün için Fırat’ın Adana’ya gelmesi gerektğini söyledi. Bir sürelik sessizlikten sonra arkadaşlıkları boyunca belki de ilk defa böyle uzun bir sessizliği bozan Alper oldu.

‘’Bil bakalım gelin kim ?

Fırat telefonun diğer ucunda önce donakaldı. Ardından yüzüne ufak bir gülümseme yayıldı. İki saniyelik süre içinde insan zihninin ne kadar hızlı çalışıp ne kadar çok veriyi birbirine bağlayabildiğine şaşırmıştı. Başka bir arkadaşının bir süre önce sesi soluğu kesilen mesajlarının sırrı çözülmüştü.

‘’İkimizin de tanıdığı 3 tane kadın var bu dünyada. Annem veya annenle evlenemeyeceğine göre Nurten ile evleniyorsunuz.’’

Alper hikayenin kalanını anlattı. Bir süre önce Nurten de iş bulup Adana’ya taşınmıştı. Tekrar birlikte bolca vakit geçirmeye başlamışlar ve bu sefer işler arkadaşlık çerçevesinden taşmıştı. Karşılıklı hayırlı olsunlar ile telefonları kapadılar.

Fırat iki tane altın alıp düğüne gitti. Bavulla falan uğraşmadı, takım elbisesini giyip öğlen uçağıyla Adana’ya uçtu. Eski dostu ve eski aşkıyla gecenin körüne kadar eğleniyormuş numarası yaptıktan sonra ikisini de yanaklarından öpüp havaalanına döndü.

1442 çıkmazına vardığında hava hala karanlıktı. Bir zamanlar ağzına sıçtığı tabelaya şöyle bir bakıp, içeride Ayfer’in uyuduğunu umduğu bakkala gitti. Ayfer’i güç bela uyandırdı. Uykulu gözlerle Fırat’ın üstünde buruş buruş olmuş takım elbiseye bakıp ‘’Düğün nasıldı?’’ diye sordu biraz da uyandırıldığına sinirli bir halde.

‘’Güzeldi, bir şişe votka versene.’’

‘’Belli, güzelmiş…’’

Fırat votka ile parka döndü. Alper ile her zaman oturdukları banka oturdu. Votkanın yarısını içtikten sonra alkolle birleşen yorgunluğa dayanamadı ve üzerinde takım elbiseleri ile sızdı.

Uyandığında hava aydınlanmıştı. Ortalıkta bir hareket vardı. Söyle bir sağa sola baktığında, Yeşiloğlu Aparmanı’nın önünde duran 01 plaka bir evden eve nakliye kamyonunun 3.  Katın balkonuna asansörü ile eşya taşıdığını gördü. Balkonda da kıvırcık saçlı, gözlüklü gençten bir çocuk duruyordu.

Fırat gülümsedi. Kalkıp bakkala gitti. Ayfer ‘’Sokağa taşınan var .’’ dedi. Fırat cevap vermedi. Yüzünde bir gülümsemeyle kafasını salladı sadece. Soğutucudan üç tane bira, raflardan da bir tane turuncu Ruffles ile bir paket Muratti alıp parasını verdi ve parka geri döndü. Yeşiloğlu Apartmanı 3. Katı karşıdan gören bir banka oturdu ve ilk birayı açtı. Balkonda duran çocuk sabahın bu saatinde parkta takım elbiseyle oturup bira içen birinin kendisini izlediğini görünce, ailesinin yaptığı muhit seçimini sorgulayarak içeri girdi.

Fırat üçüncü birayı açıp, dördüncü sigarayı yakarken ince bir yaz yağmuru başladı ardından şiddetini arttırdı. Taşımacılar yağmur yüzünden işe ara verdiler. Sokakta kimse kalmamıştı, parkta ise sadece Fırat vardı. Yağmura karışan gözyaşlarını gören olmadı.

 

 

Kategori:Öyküler

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir