İçeriğe geç

Ceket

Muzaffer Amca’nın sadece bir ceketi vardı. Kahverengi, deri, kalın olmayan ‘’mevsimlik’’ tabir edilen ince bir ceket. Çok soğuk havalarda bu ceket tek başına yetmezdi. Muzaffer Amca kat kat giyinir, en son üzerine ceketini çeker, öyle çıkardı sokağa. Bugün de öyle yaptı Muzaffer Amca. Yün içlik üzerine gömleği, onun üzerine kazağı, üzerine ceketi, boynuna atkısını, kafasına kasketi takıp attı kendini sokağa.

Ağır adımlarla yürürken kahveye doğru, uzakta dört yol ağzından uzun kabanlı, atkıya, bereye sarıp sarmalanmış biri karşıdan karşıya geçiyordu.  Adam tanıdık gelmedi Muzaffer Amca’ya. Gerçi tanıdık olsa bile bu mesafeden kestiremezdi kim olduğunu. Zaten adamın kimliğinden ziyade kabanına takılmıştı gözü.

‘’Çıkar artık  üzerinden şu şeyi, sağlam bir şey al geberip gideceksin ayazda.’’ dedi kendi kendine. ‘’Gebereyim’’ diye cevapladı kendisini. ‘’Batsın soğuğu da, kabanı da. Çıkarmam. Emanet.’’

Fakir değildi Muzaffer Amca. Çok zengin de sayılmazdı ama istese İç Anadolu soğuğunu tek başına karşılayabilecek kuvvetli ve kaliteli bir kaban alacak parası hayli hayli vardı. Vaktinde tornacılıktan iyi paralar kazanmış, birazını hem kendi yemiş hem ailesine harcamış, birazıyla da mal mülk yapmıştı. Şimdi yetmişine gelmişken de biraz kira ve emekli aylıklarıyla geçiniyorlardı eşi Gülizar Hanım ile.

Gençliğinde her gün dükkanı kapattıktan sonra evine gelir,  akşam yemeğini yer, sonra temiz kıyafetlerini giyer ve semtin pavyonuna giderdi. Konsomatrislere bulaşmaz, kendine de kimseyi bulaştırmaz, evli barklı adamın bu işlere girmesini ayıp sayardı. Bağlama çalıp türkü söyleyen çocuğu dinler, iki duble rakı içer evine dönerdi. Bu mekanı da, içini de, içindekileri de sevmezdi ama başka gidilecek yer yoktu buralarda. Eşi Gülizar Hanım sesini çıkarmasa da, misafir yokken evde içki içilmesinden hoşlanmazdı. Muzaffer Amca da eşinin bu çekincesini bildiğinden evde içmezdi o zamanlar. Gerçi burası da, Ankara’da gördüğü o pavyonlar ile karşılaştırınca içkili, kadınlı ve müzikli bir kıraathane gibi kalıyordu ama eldeki tek yerdi. Evlendikten sonra kazandığı paraların kendi ‘’yediği’’ payı buydu Muzaffer Amca’nın.

Elli beşine doğru artık sabahları işe kalkmakta zorluk çekmeye başlayınca, pavyonu da içkiyi de bırakmıştı Muzaffer Amca. Anca bayram seyran olur da misafir gelirse bir kadeh rakı içerdi sadece misafire eşlik etmek adına.

Yürümeye devam etti. Börekçinin önünden geçerken durdu, ufacık dükkana baktı. İçine değil, dükkana baktı. Mülk vaktiyle kendisinindi. Oğlan üniversiteyi bitirdikten sonra gelip, İstanbul’da iş kuracağını söylemiş, para isteyince de bu dükkanı satıp parasını oğluna vermişti. Oğlanın açtığı dükkan bir sene bile dayanmamış, batmıştı. O zaman çok kızmıştı Muzaffer Amca oğluna. ‘’Araştırmadan etmeden bir anlık hevesle iş mi kurulur.’’ demişti Gülizar Hanım’a. Önünde durduğu dükkana bir daha baktı. ‘’Helali hoş olsun.’’ diye mırıldandı.

Dükkan battıktan sonra oğlan İstanbul’da birkaç yerde işe girip çıkmış; bu esada Muzaffer Amca’nın anlamadığı şeyleri bahane edip askerliği sürekli ertelemişti. Artık otuzuna dayandığında, eldeki bahaneler para etmemeye başlamış olacak ki;  askerliği bedelli yapmak için para istediğinde Muzaffer Amca zaten daha bu yaşta halihazırda bir dükkan parası yemiş oğluna sinirlenmiş, ‘’Otuzuna geldin pezevenk ! Ben sağda solda kendime oğlunu askerden kaçırttı dedirtmem. Beni alet etme, çok lazımsa git bankadan borç al ne bok yiyorsan ye ! ‘’ demişti.

Başını öne eğip susmuştu oğlan. Ertesi gün şubeye gidip ilk celp dönemine kaydını yaptırmıştı.  Muzaffer Amca bir yandan ‘’İyi oldu eşşoğlueşşeğe. Gitsin adam olsun.’’ diyor, bir andan da içten içe merakla çıkacak yerin bilgisini bekliyordu. Oğlunun askerliği  güneyde yazlık bir beldeye jandarma olarak çıkınca, sağa sola ‘’Kader kısmet hayırlısı.’’ deyip belli etmese de sevinmiş ve rahatlamıştı.

Birliğe teslim olmadan bir gece önce arkadaşlarının tertip ettiği asker eğlencesi sırasında çocuğu ‘’En büyük asker, bizim asker.’’ diye bağırarak havaya atıp tutarken  oğlanın ceketi koltuk altından yırtılmıştı. Otobüse binerken babasına ‘’Oralarda yaz –kış havalar güzel. Hem askerde kılık kıyafet her şeyi veriyorlar. Sen bunu yaptırıp giyersin.’’ diyerek yırtılan ceketini vermiş, babasının elini öpüp gitmişti.

Muzaffer Amca oğlunu otobüse bindirdikten sonra, bir daha ilk kez asker gittiği ilin devlet hastanesinin morgunda görecekti.

Bir akşam çalan telefonlarını Gülizar Hanım açmıştı. ‘’Evet, burası.’’ derken eşinin sesinin gerildiğini duydu Muzaffer Amca. İç güdüsel olarak ayağa kalktı, telefona doğru yürümeye başladı. Ahize kulağında, karşısındakini dinleyen eşine doğru seğirtirken, Gülizar Hanım feryadı basıp ahizeyi bıraktı. Kadının çığlıkları arasından ‘’oğlan’’, ‘’minibüs’’  ve ‘’kaza’’ sözcüklerini seçebilmişti sadece.

Bulabildikleri ilk araçla, önce çocuklarının askerlik yaptığı şehre, ardından da taksiyle telefondaki askerin söylediği hastaneye vardılar. Asker telefonda ‘’Yaşıyor ama durumu ciddi.’’ demişti ama sonradan öğrendiler ki daha kaza anında ölmüştü çocukları. Kışla dışında rutin bir iş için görevli çıkmışlardı. Akşam görev dönüşü bulundukları minibüs tarladan yola çıkan ışıksız bir traktörün romörküne çarpmıştı. Traktörü kullanan köylü ihmal sonucu ölüme sebebiyet vermekten 6 yıl yemiş, araçtaki biri dışında tüm askerler de geride Muzaffer Amcalar ile Gülizar Hanımlar bırakıp mezara girmişti. Morgda oğlunun başında ağlarken üzerinde, oğlunu sağ salim son görüşünde verdiği bu ceket vardı.

O telefon çaldıktan sonra hiç başka bir ceket giymedi Muzaffer Amca. Hatta oğlunun ölümünü takip eden yaz mevsiminde bile dışarı çıkarken ince gömleğinin üzerine bu ceketi giyip çıkıyordu dışarıya. Haziran ortası civarı bir gün sağı solu isilik olunca, dışarı çıkarken ceketi evde bırakmaya razı gelmişti. Ceketsiz dışarıya ilk çıkışının ikinci saatinde kendini çıplak ve halihazırda olduğundan daha da yalnız hissetmeye dayanamamış, koşar adımlarla eve dönmüştü. Klimayı açmış, ayarını en soğuğa getirmiş, ceketi sırtına geçirip karşısına oturmuş ve ağlamaya başlamıştı. Bu ilk yazın tamamını böyle geçirmişti. Yaz mevsimlerini sevmezdi Muzaffer Amca. Havalar soğusun, kış gelsin ki ceketiyle dolaşabilsin diye beklerdi.

Gülizar Hanım da o günden sonra sessizliğe gömülmüş, kendisine bir şey sorulmadıkça konuşmayan bir kadın olmuştu. Muzaffer Amca’nın başka bir ceket giymediğini fark ettiğinde diğer tüm ceketlerini ve kabanlarını mahallenin fakir fukarasına dağıtmıştı. Bunu yaparken Muzaffer Amca’ya sormamıştı bile. Sonrasında haber de vermemişti. Seneler geçmesine rağmen Muzaffer Amca da ne diğer ceketlerini sormuş, ne de dışarı çıkarken giymek için başka bir şey istemişti.

Zamanla acıların üstü örtüldü. Su yolunu bulur gibi yaptı. Muzaffer Amca en azından yazları ceketsiz dışarı çıkmaya başlamıştı. Ayakkabılarını giyerken ayakkabılıkta asılı duran cekete şöyle bir bakıyor, bazen de ceplerine elini sokup çıkarıyordu sadece. Sonbahardan, ilkbahar bitene kadar da, havanın durumuna göre içine giydiği kılık kıyafeti ayarlamak suretiyle ceketi kullanmaya devam ediyordu. Evden çıkmadığı bazı soğuk günlerde de giyinip kuşanıp, ceketini üzerine çekip , eline de rakısını alıp balkona çıkıyordu. Gülizar Hanım da evde içilmesine artık sözlü veya sözsüz bir tepki vermiyor, hatta bazen o da giyinip sarınıp balkona , Muzaffer Amca’nın yanına oturuyordu.

Muzaffer Amca kahveye geldi, selam verenlerin selamını aldı, kıymetli gördüğü birkaç kişiye kendi selam verdi, diğerlerini dikkate almadan dışarıda her zaman oturduğu masaya oturdu. Bu kış başında Kahveci Adnan bahçeyi o sağda solda gördüğü, plastik –  naylon şeffaf penceremsi şeylerle çevirmişti müşteriler üşümesin diye. Bu yüzden eskisi kadar oturamıyordu Muzaffer Amca. Bir süre sonra sıcak basıyor, soyunması gerekiyordu.  Oğlunun ceketini çıkarıp sandalye arkalarına asmayı sevmiyordu.  ‘’Şekli bozulur, koltuk altı yine sökülür’’ diyordu herkese ama hem o, hem de kahve ahalisi gerçeği bildiğinden kimse fazla üstelemiyordu bu durumu.

Bugün de kimseyle konuşmadan bir saate yakın oturdu, iki çay içti. Yürüye yürüye evine dönüşe geçti. Değişiklik olsun diye gidişi ve dönüşü farklı yollardan yapardı. Semtin yaşça daha genç olanlarının gittiği kafeteryanın önünden geçerken bahçede sigara içen gruba takıldı gözleri. Adamlardan birini boyundan, posundan, boynuna sardığı yeşil atkıdan ama en çok da üzerindeki kabandan tanıdı: Kahveye yürürken kavşakta gördüğü oğlan. Üzerindeki kaban feci halde bir yerlerden tanıdık gelmişti. Durup dikkatle bakınca çocuğu da tanıdı. Oğlunun mahalle arkadaşlarındandı. Kendisi de babasıyla arkadaştı. Gariban , iyi insanlardı.

Çocuk Muzaffer Amca’nın kendine baktığını görünce koşup gelmiş, elini öpmüş hal hatır sormuştu. Ayak üstü kısa sohbetten sonra çocuk arkadaşlarının yanına dönerken Muzaffer Amca kabana arkadan şöyle bir göz gezdirdi, nereden tanıdığını çıkaramadı, fazla da üstünde durmadı.

Eve geldi, ceketi çıkarıp astı. İçeriye geçti oturdu. Sesleri duyunca mutfaktan Gülizar Hanım da geldi, pencerenin altındaki koltuğa oturdu. Konuşmadan karşılıklı otururlarken ince bir yağmur başladı dışarıda.

-‘’Tam vaktinde geldin.’’ dedi Gülizar Hanım.

Kendisine bir şey sorulmadan konuştuğu ender zamanlardandı. Muzaffer Amca da önce şaşırdı, sonra eşine baktı.

-‘’Öyle oldu vallahi.’’ diyebildi sadece.

Yağmur biraz daha hızlandı, bulutlar kararınca hava da kararmaya başladı. Muzaffer Amca’nın gözleri duvarları gezerken, oğlunun saatin yanındaki fotoğrafında durdu. Dolaptaki rakıyı düşünerek kafasını uzatıp balkona baktı. Çoktan sırılsıklam olmuştu balkon. Biraz durdu. Sonra ayağa kalktı. Odadan çıktı, az bir zaman sonra üzerinde ceketiyle döndü. Dolabı açtı, yarım şişe rakıyı eline aldı, gözleri dolu dolu eşine döndü:

-İçerisi sıcak oldu be Gülizar. Şu pencereyi biraz aralasana.

Kategori:Öyküler

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir