Bu şehir yine alaya alıyor sakinlerini, her sene olduğu gibi. Bütün Şubat ayı sırtımızdan şıpır şıpır ter atarak geçti derken, 2 gündür sağolsun küpeştelerimiz donmakta. Nemli, rüzgarlı, güneşli kaotik ve güzel bir hava. Ama güneş her gün batar elbet. Ölüm kadar kesin bir gerçeklik bu. Bu kesinlikte başka şeyler de var hayatta. Tüm şişeler bir şekilde boşalır. Ve tüm sarhoşlar elbet ayılır mesela.
Güneş kaybolduğunda, hava yağmura dönmüşken, Bornova’da ya da Bostanlı’da gecenin bir kör saatinde herhangi bir bardan çıkıp ıslak sokağa adımını attığında, yağmur altında ceketin fermuarını boğazına kadar çekerken, şimdi nereye gideceğini bilmediğini fark ettiğin an yaşlandığını da idrak ediyorsun.
Yaşlandıkça insana gelen ve insandan giden bazı şeyler var. Yalnızlık gelenlerden mesela. Yaşlandıkça, yalnızlaşıyoruz. Ringin öbür köşesinde ise bencilik hakkı var. Bahsettiğim bencil olmak değil, bencil olabilme ihtimali ve imkanı daha çok. İronik bir durum aslında. Gençken ve dolayısıyla tecrübesizken; bencillik durumu nispeten hoşgörülebilecekken, bencil olmayı seçmiyoruz. Duyguların eylemlerimiz üzerinde etkisi o vakitler daha fazla oluyor. İşin ilginç kısmı yaşlanınca başlıyor. Tüm hayal kırıklıklarına ve tüm yalnız bırakılmışlıklara, ki yalnız kalmakla yalnız bırakılmak arasındaki fark ölümle yaşam arasındaki ayrım kadar kritiktir, isyan edip, ‘’Bundan sona ben’’ dediğin an hayat bencilliğinin karşılığında büyük bedeller ödetmek ile tehdit ediyor seni. Bu büyük oranda yaşlandıkça altına girilen sorumlulukların büyümesiyle ve mevzu bahis büyüyen sorumlulukların bencillik lüksüne izin vermemesi ile alakalı tabi ki. Keşke Paul Lafargue ‘’Tembellik Hakkı’nın yanısıra, bir tane de ‘’Bencillik Hakkı’’ yazsaymış. En azından entelektüel çevrelerde bencilliğe karşı bir tolerans oluşma ihtimali olurmuş.
İlk Yorumu Siz Yapın