İçeriğe geç

Her Neslin Efkarı

Her neslin kendine has efkarı var. Büyük, global, toplumsal hadiselerden bahsetmiyorum. Onlar da var elbet ama burada bahsettiğim daha kişisel, bilemedin iki, hiç bilemedin üç kişilik ufak hikayeler. Bazı edebiyatçıların üzerinde ısrarla durduğu, çok yazılmış, çok kaydedilmiş, zaman zaman kameraya alınmış lakin yine de bazı özdeşleri tarihte hiç yerini almayacak bireysel yaşanmışlıklar. Kızıl bir gecede yağmurun yağmasını beklerken, eller ceketin cebinde, kafa önde usul usul semtin sokaklarında kaybolmak gibi, doğası gereği telafisi geç kalınmış hayal kırıklıklarını anımsamak, keşkeler denizinde yüzme bilmeden kulaç atmak ama yine de boğulamamak gibi…

Modern zamanlarda unutmak ne kadar da zor. Evet; her şey hızlı, bazı şeyleri haddinden çabuk tüketiyoruz ve unutuyoruz biliyorum ama, yine, bahsettiğim kişisel küçük nüanslar. Şahsi tarihimize damga vurmuş olaylar, insanlar. Modern zamanlarda, sosyal medya çağında pek zor unutmak, yoluna devam etmek. Eski insanların derdi iletişimsizlikti; bizimki haddinden fazla iletişim. Her şeyden derhal haberdar olmak, sindiremeden yenisini öğrenmek, hep öğrenmek, hep haber almak, istemesen de öğrenmek, her detayın suratına fırlatılması. Eskilerin sahip olduğu en büyük lüks, bizim ise en büyük lanetimiz mektupları yırtıp atamamak. Her şeyin yedeklendiği bu dünyada, temiz başlangıçlar sahip olmamızın istenmediği; dahası sahip olmayı hak etmediğimiz bir lüks belki de.

Eskiler hasretten şair oldu. Gerçekleşmesinden bir yıl sonra haber aldıkları olayları kağıda sindirdiler. Artık yapacak başka bir şey yoktu çünkü. Şanslıların mektupları yolda kaybolurdu. Onların efkarı haber alamamaktı. Olanı olduğu an öğrendiğinde kabullenmesi de zor oluyor belki. Daha sindiremeden üzerine yenisi geliyor. Modern zamanlarda efkara erişim insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar kolayken belki de bu yüzden artık iyi şairler, iyi yazarlar daha az çıkıyor. Bilgiye maruz kalmaktan, sindirip yazmaya zaman kalmıyor. Ya da hiç bu kadar derine dalmaya gerek yok, düpedüz hissiyatlar değersizleşiyor. Ayrılık haberi ile terfi haberini aynı gün aynı avuç içi kadar ekrandan iki saat arayla alıyorsun mesela, devam ediyorsun. Akşam belki bir bira fazla içiyorsun ama devam ediyorsun.

Belki de modern zamanlarda, iyi yazmanın birincil koşullarından biri ayıp sayıldığı için eskisi kadar iyi yazarlar, şairler çıkmıyor meydana? Mutsuzluğunu kabul ve itiraf etmek. Artık ne kadar da ayıp. Harbiden, ne kadar ayıp? Cidden mutsuz olmak bu kadar ayıp mı ki mutsuzluktan kırıldığını bildiğimiz kişiler aslında ne kadar mutlu olduklarını bize ispat etmeye çalışıyorlar? Bu kadar mı ayıp yalnızlık? Tamam belki övünülecek bir şey de değil ama cidden bu kadar mı ayıp? Bazılarımız yalnızlığına o kadar emek harcayıp o kadar yatırım yaptı ki, artık vazgeçemeyeceğimiz kadar değerli hale geldi. İnsanın ilmek ilmek işleyip inşa ettiği, sonra da sergilemekten bu kadar utandığı tek eseri olabilir yalnızlığı. Gerçi ulu orta sergilenen bir yalnızlık da doğası gereği itici olurdu. Ama sen ki 8 aydır güncellenmemiş bu bloga hala ara sıra gelip kontrol ediyorsan, ne demek istediğimi anladığını düşünüyorum ve hiç bir yere varmadan gidiyorum.

Bir yere varmak zorunda değilim. Hayatınız, kariyeriniz, ilişkiniz bir yere varsın. Ben bunun sözünü vermedim.

Elveda.

Kategori:Kendime Notlar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir