Oldum olası basketbolu sevmişimdir. İzlemekten de, oynamaktan da hep keyif aldım ama işin oynamak kısmında beceri ve yetenek eksikliğinden dolayı pek de başarılı olamadım. Hevesimi alayım, biraz parke, iki pota göreyim diye 11-12 yaşlarımda KSK’nin Basketbol okuluna gitmeye karar vermiştim. Baktım dersler keyifli geçiyor, bir sezon devam ettim.
Bir iki yetenekli çocuk dışında, kimsenin bir şey kanıtlama çabasının olmadığı ve kimsenin kimseyi zorlamadığı, kız – erkek karışık samimi bir ortamdı. Ben de ortalamanın altında yeteneğe sahip olan ama oynamayı seven bir tip olarak takılıyordum öyle.
Top sürme desen yok, beceri hareketleri desen yok, turnikelerim bile kötü. Vasatın üzerinde olduğum tek şey iç ve dış şutlarım. Artık yaradılıştan mıdır, damarlarımda akan asil kandan mıdır nedir fırsatını buldum mu şutu kullanıyorum ve sokuyorum. Onun dışında hücumda sıfırım. Hala da atışlarım fena değildir. Savunmada fena değilim ama muhtemelen halı saha stoper reflekslerimden ötürü çok faul yapıyorum.
Antreman maçlarında da savunmada faul yapmamaya çalışıp, hücumlarda hengameden uzakta boş atış kovalayan beleşçi bir tip olarak sürdüyorum basketbol hayatımı. Boyum da ekibin geri kalanının çoğuna göre uzun olduğundan blok falan da yemiyorum, kullanıyorum atışımı. Bahtıma ne çıkarsa… Resmen Abasıyanık öykülerinden çıkma bir balıkçı mantığıyla basketbol oynuyorum.
Artık kursun son zamanlarıydı sanırım, ilkbahar mevsimiydi. Hatta son hafta bile olabilir. Bir gün atremanın son oyunu için gruplara ayrılmıştık. Sırayla bir gruptan bir kişi hücum ederken, diğer gruptan bir kişinin savunma yaptığı bire bir oyun çalışması yapıyorduk. Oyun yarı sahadan başlıyordu. Hücum eden oyuncu topu potaya kadar sürüp turnike, şut ya da kısmetinde ne varsa kullanmaya çalışırken, savunmacı da diğerinin kısmetine mani olmaya çalışıyordu. Sonra da hücum eden grup savunmaya, savunmacılar hücuma geçiyordu.
Sıra benim eşleşmeme gelmişti. Karşıma da ince uzun, yukarıda bahsettiğim ekibin yeteneklilerinden, bir kız denk gelmişti. Benim tüm stratejim yaradana sığınıp sürebildiğim yere kadar topu sürüp, bir fırsatını bulup şutumu kullanmak üzerine kurulu kaderci bir plandı. Topu aldım, sürmeye çabalamaya başladım. Kız çok iyiydi. Sağdan gitmeye çalışıyorum yok, sola kıvrılıyorum yok. Ben de o zamanlar her ne kadar göt göbek bir çocuk olmasam da, geniş yapılı hantal bir çocuğum. Servet Çetin’in basketbolcu haliyim gibi düşünebiliriz yani.
Neyse ki, savunmacı faul yaptığında kaybetmiş sayıldığından, kız çok sert savunma yapamıyordu. Ben de bundan faydalanarak omuz şarjlarıyla iktire iktire 10 saniyede falan yarı sahadan üçlük çizgisinin oralara gelmeyi başarmıştım. Potaya baktım, kız elini kaldırdı geçit yok. Sağdan gideyim dedim yine, geçit yok. Sol tarafla flört ettim, yok. Gandalf gibi duruyor karşımda. Bir yandan da hücum süresi azalıyor… Hoca gerilerden ‘’ 10 saniye ! ‘’ diye bağırdığında heyecandan artık ne yapacağımı bilmez bir şekilde, topu sağ elime çekip sağ tarafa doğru üçlük çizgisinin üzerinde koşmaya başladım. Kız da olması gereken yerlerden beni takip ederek beni sahanın en dibine; üçlük çizgisi ve saha çizgilerinin arasına sıkıştırmıştı. Bir de bulunduğum boktan durumu katmerleyerek rakibe ve potaya sırtımı dönüp, topu da tutmuştum. Adım atma hakkım yok, sırtım potaya dönük ve sahada Allah’ın unuttuğu yerdeyim. Hoca yeteneksizliğimden tükenmiş bir edayla ‘’5 Saniye ‘’ diye seslendi. Bağırmadı, seslendi. Bağırmaya takati kalmamıştı adamın yeteneksizliğim karşısında. Belki bunca aydır beni anca bu seviyeye getirebildiği için kendini de suçluyordu. Kurstan sonra bir yerlere gidip efkarından rakı içecek ve beni düşünecekti…
Hocanın ‘’ 5 saniye ‘’ uyarısının da gazıyla kız kafasını enseme yaklaştırıp, içinde bulunduğum umutsuz durumu, vasat bir Hollywood filminin sahnesine çeviren o soruyu kulağıma doğru fısıldadı.
-Şimdi ne yapacaksın bakalım ?
Sınırlı yeteneklerim ve ucu bucağı olmayan yeteneksizliğimin izin verdiği ölçüde yapılacak tek bir şey kalmıştı. Topu sağ elime aldım, omzumun üzerinden potaya baktım ve üç çizginin birleştiği o unutulmuş yerden, eski bir Battal Gazivari filmde bir okçudan duyduğum ‘’ Sen atmadın, Hak attı ! ‘’ repliğini düşünerek, basketbol tarihinin ilk ve belki de tek hook üçlüğünü kullandım.
‘’ ÇUF ‘’
Sessizlik.
Çocuklarını izlemeye gelen aileler, hocalarımız, arkadaşlar… Kimseden çıt çıkmıyor. Salondaki tek ses, potadan geçtikten sonra yere düşüp parkede sekmeye devam eden topun çıkardığı ‘’pat, pat’’ efekti.
‘’ Senin çekeceğin Hollywood yapımını işte böyle Türk filmine çevirirler yavrum’’ demedim tabi kıza. O an aklıma gelse belki derdim.
3- 5 saniye süren sessizliği benim grubumdaki arkadaşlardan gelen alkışlar ve ‘’ Vuhooaaahauuooaaaaaa’’ naraları bozdu. Alkışa ailelerden bazıları ve hocalar da katıldı. Ama yeteneksizliğimi bilen ve az önce gördükleri sahnenin dünya basketbol tarihinin en en şanslı anı olduğunu bilen hocalarımın yüzündeki o inceden billur geçen sırıtışı da görebiliyordum.
Film daha bitmemişti.
Şimdi hücum sırası ondaydı ve ben savunacaktım. Az önce attığım sayının bir anlamı olması için, şimdi onu bu hücumdan boş döndürmem gerekiyordu. Zor olacaktı. Boyuna rağmen ne kadar seri top sürdüğünü biliyordum. Bire bir oynayacaktık ve açık alanda onunla baş etme şansım yoktu. Anadol ile Masserati’nin düz yolda kapışması gibi olurdu.
Ama hissediyordum. Gün benim günümdü. Yüz yıllık basketbol doktrinini hücumda az önce yerle bir etmiştim. Şimdi sıra savunmaya gelmişti. Yine görülmemiş bir şey yapacaktım, kendim olacaktım. Bu savunma bugünden sonra okullarda ders olarak okutulacaktı. Anadol’u yolu diklemesine park edecek, Masserati’yi bana kafadan dalmaya mecbur bırakacaktım.
Kız topu aldı. Hoca düdüğü çalıp oyunu başlattı. O an kızı, topu, hayatı her şeyi bırakıp tüm gücümle potaya doğru koşmaya başladım. Az önce yaşanan gerçekötesi hücumun rövanşını almaya çalışan arkadaşım, düdükle beraber bir depara kalkacak gibi olmuştu ama benim basketbolun akıl mantık sınırlarını zorlayan hareketimden sonra bir an durup şakın bir ifadeyle ne yaptığımı anlamaya çalışıyordu. Ben o esnada serbest atış çizgisine gelmiş ve kollarımı iki yana açmış rakibimi bekliyordum. Tribünlerden, hocalardan ve arkadaşlarımdan gelen ‘’ Ne yapıyor lan bu mal ? ‘’ fısıltılarını işitiyordum.
Yaptığım basitti (kendimce). O kızı top sürerken yakın savunma ile tutmaya kalkarsam kesin faul yapardım. Bir kaç adım uzaktan savunmayı denesem bana tozunu yuttururdu. Daha önce çok izlemiştim, turnikeleri mükemmel ama dış atışları zayıftı. Ben de faul çizgizinden, potayı çeviren hayali bir yay çizmiştim. Topumu, tankımı uçaksavarımı, Stingerlarımı o hattın üzerine yığdım. Savunma hattım orasıydı. Orayı ölümüne savunacak, ve rakibimi dış atışa zorlayacaktım.
Şaşkınlığı üzerinden atıp, en azından atmış gibi yapıp üzerime doğru rahvan adım gelmeye başladı. Sola meyletti, sola attım kendimi. Sağa baktı, ‘’ Not in my house babe’’ çektim içimden. Bunu da bir NBA oyuncusundan öğrenmiştim.
Zamanının Türkiye futbol liglerinde oynayan en iyi defans oyuncusu Popescu’nun oyun tarzı ile basketbol savunması yapıyordum. Öyle yerlerde duruyordum ki, rakibim mecburen üzerime üzerime geliyordu. Henüz hocadan bir zaman uyarısı gelmemişti ama süre azalıyordu. Kız ne yapmaya çalıştığımı anlamış ve penetre denemelerini daha agresif bir hale getirmişti.
Hoca tam ‘’10 saniye ! ‘’ diye bağırırken, rakibimin öfke kaynaklı konsantrasyon kaybından faydalanıp topuna müdahale ettim. Top benim avantajıma olan bir yere doğru açıldı fakat rakibim bana göre daha atletikti. Filmlerde patlama sahnelerinde, patlamadan kaçan esas oğlanın uçmasını andıran bir şekilde topa doğru uçtu. Ondan çeyrek saniye sonra ben de aynı yöne doğru, aynı şekilde uçtum. Ben olayın heyecanı ve salgıladığım adrenalin sebebiyle topa doğru uçarken aynı zamanda ‘’ Hıaaammıınaaaaa ‘’ minvalinde bağırıyordum.
Yorgun bir hava trafik kontrolörünün hatasından dolayı bir şekilde aynı aynda, aynı irtifada ve aynı noktada karşılaşmış iki kadersiz uçak misali havada kafa kafaya çarpıştık. Çarpıştığımız an öndeki iki dişim ile köpek dişim arasında bulunan o adını bilmediğim dişimin kızcağızın alnına girdiğini hissetmiştim. Yerde kısa bir süre acı çektikten sonra ayağa kalktım ve rakibime baktım. Kızcağız yerde ağlıyor ve alnında oluşan kesikten belli belirsiz bir kan damlıyordu. O an çok üzüldüğümü hatırlıyorum. Ben düştüğüm yerden kalkana kadar, hocalar çoktan olay mahalline gelmiş ve tedaviye başlamışlardı. Kız biraz kendine gelir gibi olduğunda yanına gittim, özür dilerim. O da sıkıntı olmadığını, oyun içinde bu tarz yamyamlık aktivitelerinin olabileceğini söyledi sağolsun. Çocuklar güzeldir, kin tutamazlar. Öfkeleri kısa sürer ve çabuk affederler. Kin, intikam gibi hisler hayatın içerisinde yaşlandıkça öğretilen çirkinlikler.
Tehlikeli bir durum olmadığına karar verildikten sonra Hoca sayıyı kimin aldığını açıklayacaktı. Aslında bakışlarından kararsız kaldığını anlamıştım. Ama bir ” İyiyim ben hocam keh keh keh” tavrındaki bana, bir de sağı solu kan olmuş arkadaşıma baktıktan sonra ”Savunma faulü var” diyerek, puanı rakibimin grubuna vermişti.
Ertesi gün yine antreman vardı. Bir gün önce kafasını ısırdığım arkadaşım yarasının üzerinde ufak bir yara bandıyla gelmişti. Antremanın sonuna doğru , yine dün oynadığımız bire bir çalışmasını tekrarlamak için gruplara ayrıldık. Hocamız iki grubun da önüne geçti. Bana bakıp gülümseyerek;
-Tek bir şey söyleyeceğim arkadaşlar. Dikkatli olun, Barhan’ın karnı acıkmış olabilir.
Düdük çaldı, oyun başladı.
İlk Yorumu Siz Yapın