Yedi adam, körfeze on beş metre mesafede bir masada oturuyoruz ve rakı içiyoruz. Aslında tüm masa ve tüm gece sadece birimizin hatırına var olmak ile mükellef. O birimiz bu sabah babasını gömdü, hala üzerinde olan simsiyah takım elbisesi ile. O birimizin boynunda kolye niyetine taşıdığı gümüş zincirin ucunda asılı iki tane altın yüzük var senelerdir. Biri kendinin, diğeri boşandığı eşinin. İnsanlık tarihinin en hüzünlü olmasa da, en ağır bakışlarından bir çiftine sahip.
Gidenlerin hatırına içiyoruz yedi adam, vakitli veya vakitsiz toprak altına gidenlerin ve henüz toprak üstünde olup, başka bir hayatın peşinde gidenlerin. Ortamdaki anason kokusu ve damarlarda akan kanda alkol oranı arttıkça masamızın desibeli düşüyor.
Bir süre hepimiz sessiz bir halde masada kalan meze cesetlerinde çatallarımızın uçlarıyla yaşam belirtisi arıyoruz. Ardından siyah takım giymeyen birimiz kadehinden büyükçe bir yudum çekiyor, derin bir nefes alıp bırakıyor ve söze giriyor.
‘’ Ben de babamı hiç sevmiyorum.’’
‘’Sevmiyordun herhalde?’’ diye düzeltmeye çalışıyor Kaptan.
‘’ Yok, hala sevmiyorum.’’
Hepimiz büyükçe bir yudum çekiyoruz kadehlerimizden. Ben ne geleceğini tahmin ederek, takip edecek yudumu kolaylaştırması amacı ile bir çatal közlenmş yoğurtlu patlıcan atıyorum ağzıma. Devam ediyor sevgili abim;
‘’O zamanlar üniversitedeydim. Bir gün aradılar evden. ‘Baban ölüyor İzmir’e gel.’ dediler. Yarım dakika kadar sustum telefonun başında. Sonra ‘Ben doktor değilim, dolayısıyla onu kurtaracak adam da ben değilim’ dedim ve gitmedim. Üstünden seneler geçti. Evlendim, şimdi bir kızım var. Gecenin üçünde birinin beni izlediği hissiyle uyandığımda kızımın yanımda bana kocaman gözleri ile baktığını görüyorum. Baba olduktan sonra anladım ki, işler ne kadar kötü giderse gitsin evlatlar son görevlerini yapmalı. En çok kendi vicdanları için, biraz da başkaları için’’
Birer yudum daha çekiyoruz. Benim dışımda herkes, limite yaklaşmış olmanın verdiği güdüler ile suratını buruştuyor. Ben patlıcan mezesinden aldığım lokma sayesinde daha rahat duruyorum
‘’Ölüm bana hep gemiden ayrılmak gibi geliyor.’’ diyor Kaptan. ‘’Aylarca aynı adamlarla kalıyorsun, kavga ediyorsun, tüm dünyan onlar oluyor. Sonra bir gün gemiyi teslim ediyorsun ve her şey bitiyor. Evde kendini kendine otururken bir anda hem denizi hem gemiyi hem de tayfaları özlerken buluyorsun kendini.’’
‘’ Eğer sürekli bir kavganın içinde büyüdüysen ve hayatını kavgalar şekillendirdiyse, huzura erdiğin o an ironik bir şekilde kavga ediyor olmayı özlersin.’’ diyorum, ya da en azından demeye çalışıyorum orta siklet bir sarhoş olarak.
Birer yudum daha çekiyorlar, ve sadece bir tanesi benim yüzüme bakıyor.
Sabah babasını gömen abim sigara molasından sonra masaya dönüyor, sandalyesine oturuyor, bana bakıyor ve yüksek sesle ‘’ Ne yapıyorsun oğlum sen? ‘’ diye soruyor. Sorunun hayatımın hangi evresine yönelik olduğunu tahayyül edemediğim için afallıyorum ve sadece ‘’ Nasıl ne yapıyorum? ‘’ diye sorabiliyorum
‘’Evde ne yapıyorsun lan bütün gün onu soruyorum.’’
‘’Ne yapayım, kitap okuyorum, içki içiyorum, film izleyip seyahat planları yapıyorum.’’
‘’Kuşadası’na gel. İçeriz.’’
İçme teklifi, kendisiyle en son baş başa içtiğim vakit olan on bir ay öncesine döndürüyor beni. Bir Mayıs gecesi, ufak bir Zodiac ile Bodrum açıklarında, dalgaların ortasında bira içtiğimiz o geceye dönüyorum. Beni deniz tutmadığını öğrendiğim o geceye.
Sandalyesinde dikeliyor. ‘’ O zamanlar yanına geldiğin bir kız vardı, ne oldu o ? ‘’ diye soruyor. Burak Abi sandalyesinde huzursuzca bir hareket yapıyor sorunun akabinde. Verilebilecek cevaplar havuzu çok derin ve o cevapların başlatabileceği muhabbetlerin yelpazesi çok geniş. ‘’ Olmadı o iş.’’ diyebiliyorum sadece, uzatmak istemiyorum. Sağ olsun o da fazlasını sorup zorlamıyor.
Rakı kadehime bakıyorum, boş. Masanın ucundaki rakı şişesine bakıyorum; yanan bir binadan herkesi kurtaramayacağının bilincinde olan, fakat en azından elinden geldiğince bir veya birkaç can kurtarmanın peşinde yangının içine atlayan bir itfaiyeci edası ile bakışıma karşılık veriyor şişenin dibinde kalan üç parmak rakı. Bir parmağını ben çalıyorum. Kalan iki parmağını başkaları bölüşüyor.
Ve hiç tanımadığım Seymen Amca’yı düşünüyorum. Ölümden sonra ne olduğunu veyahut ne olmadığını artık çözmüş olduğunu düşünüyorum kendi kendime. Bunları düşünürken gündüz Cansu ile ölüm üzerine yaptığım konuşma geliyor aklıma.
Derdi başından aşkın bir halde ” Düşünme böyle şeyler.” demişti bana. Ardından cevap vermiştim ben de;
”Eğer ölümü düşünmezsek hiç ölmeyecek miyiz ?”
İlk Yorumu Siz Yapın