Ömrümün geri kalanını su haricinde iki içecekle tamamlamam gerekseydi kahve ve birayı tercih ederdim. Nedenlerini sıralamayacağım, herkesin bildiği sebeplerin üzerine ekleyebileceğim sıra dışı bir şey yok. İçkinin bir insanı götürüp geri getirebileceği en yüksek tepeleri ve en derin çukurları dolaştım. “Ne gördün?” diye sorarsanız, ona dair de çok ilgi çekici yanıtlar veremem. Çünkü pek azını net bir biçimde hatırlıyorum. Ama senaryolar ana hatları ile aklımda. Çok eskiden izlenen, çok kaliteli olmayan lakin bir şekilde insanın aklında kalan o filmler gibi.
Herkesin bir bam teli var. Şişenin ucu ile doğru zamanda doğru yerden dürttüğünüzde harikulade hadiselere de şahit olabilirsiniz, içinden kimsenin sağ çıkamadığı felaketlere de.
Velhasıl kelam içki masalarından zaferle de kalksam, hezimete de uğrasam gecenin sonunda büyük ihtimal ile olacak şey belliydi o zamanlar. Yarım kalan ve fiziki şartlarımın bitirmeme asla el vermeyeceği bir kadeh, aşık olmak üzere olduğum fakat asla olamayacağım bir kadın ile çökerdim klavyenin başına. Ne yazacağımı bilmezdim. Şu anda da bilmiyorum. Uzun süredir bir şeyler yazmadım ve bu sitenin parasının hakkını vermem lazım. Ayrıca Aziz burayı keşfetti ve ona mahcup olamam!
Ellerimin üstündeki damarlar bağımsızlığını ilan etmeye başladılar ve ben çok yalnızım, daha neyden bahsedebilirim? İkisinden de şikayet etmiyorum. İlki zamanın, diğeri eşyanın tabiatı. Yukarıda andığım, aşık olmak üzereyken kaderi enkaza dönüşmek üzere olan uçağımdan paraşütle atlayan tüm kadınlar artık başka hikayelerin kahramanları oldular. Eski suç ortaklarımın bir kısmı da kendi hikayelerini yazmaya gittiler. Bu cümleleri en baştan okuduğumda bir zamanlar Konak – Bostanlı vapurunun muhtelif yerlerinde içtiğim biralar geliyor aklıma. Denize karşı içtiğim biraları düşündüğümde ise bundan yedi sene önce Gündoğdu Meydanı’nda, deniz kenarında bira içtiğim bir başka Cuma gecesini hatırlıyorum. Asla aşık olma cüreti gösteremeyeceğim bir kadının anlattıklarını anımsıyorum. Şu hayattaki en yorucu eylem dinlemek belki de. İnsanların kurdukları cümlelerin buram buram pişmanlık kokan yüklemlerini tutup, pişmanlıklardan arındırıp cümle sahibine geri vermeye çalıştığımız erken ama yine de yorgun yıllar.
Otuz bir yaşında bir insan olarak elbette benim de öznesi olmaktan memnun olmadığım pişmanlık dolu cümleler, o cümlelerden meydana gelen öyküler mevcut. Ve bunların hepsi de benim kurduğum cümleler değiller. Asıl sorun yüklemler değil aslında, benim o cümlelerin öznesi olmam. Zaten eğer ben bir yüklem olsaydım kuvvetle muhtemel daha haysiyetli bir duruşum olurdu. Artık çok geç. Şövalye hikayeleri yazmak için artık çok geç. Zaten eskisi gibi yazamamanın minik travmaları ile boğuşuyorum. Bundan değil ama başka şeylerden, en çok da birtakım ontolojik kaygılardan ötürü zaman zaman canım yanıyor. Bazen biri bir şeyler sorsun diye bekliyorum lakin çıkıp biri bir şey sorsa verebileceğim bir cevap yok. En sevdiğim rengi bile söyleyemem, onun bile ne olduğunu bilmiyorum çünkü. Bir zamanlar kırmızıydı. Kendime dair artık hiç bir şey bilmediğimi düşünüyorum zaman zaman. Kim olduğumu bildiğim zamanları özlüyorum. İnsanın en esaslı özleyişi budur. Eğer polis olsaydım ve göz altına almaya çalıştığım şahıs bana “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diyerek direnseydi ona cevaben “Asıl ben benim kim olduğumu biliyor muyum?” derdim. Şaşırdı muhtemelen. Çok hızlı değişip, bu değişime ayak uyduramamakla alakalı bir durum bu galiba. Eskiden de böyle günlerim olurdu. Karanlık parklardan, şarap lekeli masalardan, boş bira şişeleri arasından çığlık atabileceğim birilerini arardım. Dayanamayıp mesaj gruplarını yokladığım geceler olurdu. Sarhoş, soğuk ve yalnız gecenin köründe gelecek bir “Hayırdır?” mesajını beklerdim. Ama herkes çok çalışmıştı, çok yorgundu, biraz aşıklardı, fazla evlilerdi ve asgari miktarda çocuk sahibiydi. O mesaj hiç gelmedi. Ben de Tanrı’nın çalışma şeklinin bu olmadığını anladım ve bir blog çaldım. Artık daha iyiyim, ve hemen hemen her şey daha çekilir bir vaziyette. İnsan yalnızlığı sever ama yalnız bırakılmayı sevmez. İlkinden istediğinde çıkabileceğine inanır çünkü. Çoğu insanı bu inanç mahveder ama asla bunu fark edemezler. Yalnızlığın dinamikleri bir kere hayatın stratejik kurumlarını ve köşelerini kripto bir örgüt misali ele geçirdiğinde yalnızlık artık bir tercihten ziyade bir “yönelim” halini alır. İşte o andan itibaren artık bu bir sevip sevmeme, benimseyip benimsememe meselesi olmaktan çıkar ve yukarıda andığım şekli ile “eşyanın tabiatı” haline dönüşür. Sorgulanacak, şikayet edilecek bir şey değil. Neden mi öyle? Çünkü. Maalesef başkaları bunu anlamaz, bunu bir tercih hatta ilgi çekme çabası, kaçış mekanizması, yangın merdiveni, acil durum çıkışı, b.ktan bir bahane olarak görürler. Koca bir neslin “Issız Adam” filmi ile beyninin yıkandığına inanmak daha kolay gelir onlara. Seçemiyoruz kardeşim biz ne yapalım, simbiyot gibi ele geçirmiş. Burada binlerce yıllık biyolojik evrimden tut, vücut kimyasına, onlarca yıllık sosyal ilişkilerden, yukarıda az buçuk değindiğim ontolojik kaygılara kadar yüzlerce etmenin yoğurduğu bir hamur var. Yoksa biz manyak mıyız zaten zor olan hayatı kendimiz için daha da zorlaştıralım. Belki de haklısın, manyağız. Ama sen de pek normal değilsin kabul et.
Ama biliyorum, sen de zaman zaman çığlık atmak istiyorsun. Karşına alıp birini, yabancı filmlerdeki rahibe günah çıkartma sahnelerindeki gibi, saatlerce yargılanmadan anlatmak istiyorsun. Birinden “Tüm günahların affedildi” cümlesini duymak istiyorsun. Ve bazen de bunu özellikle o bir kişiden duymak istiyorsun. Ama sonra susuyorsun, vazgeçiyorsun. Bazen, hikayenin bir yerinde herkesin yaptığından daha fenasını yaptığını düşünüyorsun, istemediğin tavsiyelerden, kaldıramayacağın yargılardan kaçıyorsun. Eskiden biri bana bir şey anlattığı zaman “Bunu bana anlattığına göre bu duruma dair tavsiye istiyor olmalı” diye düşünüp kendimi muhatabıma tavsiye vermek zorunda hisseder ve buna zorlardım. Hata. İnsanlar genelde bir şeyi sadece çığlık atmak için anlatırlar. Anlatmaya dair motivasyon çoğu zaman bu kadardır ve basittir. Bunu fark ettim edeli açık açık benden tavsiye istenmediği sürece sadece dinlerim. Ya da en azından dikkatlice dinliyormuş gibi yapıp kafamdan ligdeki puan durumunu hesaplarım. Bu da bir nevi ihanet işte. Ama yukarıda dedim ya sana, dinlemek de çok yorucu. En azından ben vicdanımı böyle rahatlatıyorum.
Zaten herkes kişisel tarihini, vicdanını rahatlatacak şekilde baştan yazar. Bu tarih yazımı esnasında herkes kendine birtakım yalanlar söyler. Bazen tutarsızlık dediğimiz şey, insanın vicdanını rahatlatmak için kendine söylediği bu yalanların birbirleri ile çelişmesidir. Herkes “iyilerden” olduğuna inanır. Zaten insanın kendini kandırmasının tarihi de bu iyi insan olduğuna inanma ihtiyacının tarihidir. Bunu burada geçiştirmek istemiyorum, üzerine bir gün daha detaylıca konuşuruz.
Özlediğim o kadar çok insan var ki, hiç birine onu özlediğimi söylemeye dair cesaretim mevcut değil. Bir kaç yazı önce özlediği halde özlememiş gibi yapanlardan olma diye ahkam kesmişim. kendimle çelişiyorum farkındayım. Al sana bir ihanet daha.
Ama ilginç bir şekilde, hayatımın bir yerinden dokunup geçmiş lakin hiç bir şey yaşayamadığım insanları da özlerim. Merak ve bitmemişlik, yaşanmamışlık hissiyle alakalı bir durum. Potansiyeli olan bir serinin ilk kitabını okuduktan sonra yazarının ölmesi ya da yazmayı bırakması gibi bir his.
Sadece insanları değil, mekanları ve zamanları da özlüyorum. Küçükpark’ın eski hali mesela. Sepya ışık altındaki meyhane masalarını ve meyhane duvarlarındaki fotoğrafları, topyekun meyhaneleri özlüyorum. Eski vapurları da çok özlüyorum. Hatta tüm yeni vapurların gelmişini geçmişini s.kmek isteyecek kadar çok özlüyorum. Yakıt tasarrufu ve çevre sorunlarına yönelik duyarlılığa biz de varız ama bu çirkinliğin başka bir açıklaması olmalı. Körfezi çirkin vapurlar, Küçükpark’ı nargileciler, meyhaneleri de ÖTV’ler elimizden aldılar. Bize ne kaldı? Ucuz ve yanık çirkin kahveler ile ağrıyan bacaklar.
Sarhoş olmayı da özlüyorum. Ama kör kütük değil. En başta onu yazacaktım, konu çok dağıldı. İçki ilk vurduğunda bırakıp, üzerine iki şişe Tuborg içtiğinde gelen o his var ya hani ? Çakırkeyifliğe çalımı basıp, ağır sıklet sarhoşluğa doğru topu ortaladığında daha top havadayken hakemin maçı bitirdiği o an. İşte o anı özlüyorum. O gecelerin sabahında hep mutlu uyanıyorum. Bir keresinde tam da o kadar sarhoşken yolda bir saç tokası bulmuştum. Fotoğrafını çekip, İzmir’de genelde trafik olaylarının paylaşıldığı ama zaman zaman bu tarz kayıp eşyaların da sahiplerinin arandığı bir sosyal medya sayfasına “Belki sahibi için manevi değeri vardır” notuyla göndermiştim. Sayfa yöneticisi yayınlamamıştı. Daha sonra yolladığım hiç bir şeyi de yayınlamadı. Oysa ben çok ciddiydim.
Öyle gecelerde parmaklarım uyuşuk olur, yavaş yavaş yazarım. Metine eklediğim her cümle bir ölüm fermanıdır. Her cümlemin sonunda biri ölüyor ve itiraf etmekten korksam da ayrılıklar bana iyi geliyor. Her ölümle kalabalıklar biraz daha çekilir hale gelir. Sabah uyanınca tüm ölüler tekrar dirilir. Belki de bunu bildiğim için mutlu uyanıyorum. Belki de ben zombilerimi seviyorum.
Öyle zamanlarda, gözlerinin önüne gelen gözleri düşünme, bir faydası yok. o gözlere ait olan bedenin ellerini düşünebilirsin ama. İnsan gözleri ve elleri asla unutmuyor. Bir de kokuları. Hafıza denilen dehlizin Mariana Çukuru’nda saklanıyor eller, gözler ve kokular. O yüzden korkma, merak da etme, kimse kimseyi unutmaz, herkes bir başkasının yokluğuna alışır, tut kendini ağlama, kendini avut, çünkü biz de birilerinin hikayesindeki yokluğuna alışılanlarız. Eğer seni mutlu edecekse kendimizi gizli bir örgüt gibi de düşünelim. Yokluğuna Alışılanlar Örgütü. YAÖ. Eğer seni mutlu edecekse. Etmeyecekse, s.ktir et.
Dedim ya, bazen canım yanıyor, çığlık atıyorum duyulmuyor, duyuluyorsa ve bunlara yönelik cevap veriliyorsa dahi ben bunları duyamıyorum. Bir şeyleri kırıp geçmek istiyorum tüm masum olduğuna inanan insanlar gibi. Sonra asla masum olduğuma inanmadığımı, dahası masum olmadığımı keskin ve kesin bir şekilde bildiğimi kabul ediyorum ve hiç bir şeyi kırıp geçmiyorum lakin hiç bir şey de sapasağlam kalmıyor. Bu yüzden zaman zaman oturduğum odayı bir anason kokusu sarıyor. Derin bir nefes alıyorum, verirken anlaşılacağımı umarak. Ben bile kendimi anlamazken başkalarından beni anlamalarını beklemek onlara haksızlıkmış gibi geliyor.
Gözlerimdeki yaşlar hiç akmadan sokaklarda dolaşıyorum yıllardır. Senelerdir hiç ağlamadım. O kadar insan öldü, o kadar insan gitti. Hiç. Ama zaten güneşli havalarda gözyaşları çabuk kurur, o yüzden İzmir’de kimse ağlamaz zannederler. Ağladığından şüphelendiğiniz birinin ağlayıp ağlamadığını anlamanın en kolay yolu yanaklarından öpmektir. Dudaklarınıza ılık ve tuzlu bir his kaldıysa, ağlamıştır. Ama her halükarda öpücük, hem size hem de ona iyi gelecektir.
İlk Yorumu Siz Yapın