6 Ağustos 1971 tarihinde öğlen vakti o dönemki bilinen adıyla “Çanakkale Asfaltı”ndan Serinkuyu’ya bir karavan giriş yapar. Öğle sıcağında Serinkuyu’nun tek çarşısından ağır ağır salınan karavanı; o döneme kadar ömründe sadece, o da belki, sinemada falan karavan görmüş ahali işi gücü bırakıp izlemeye koyulur. O dönem Serinkuyu’da bir yağhane, 3-5 dükkan, bir o kadar ağıl ve ahır, kalitesi tartışmalı zeytinlikler ve bir kaç bahçe dışında hiç bir bok yoktur ve sakinlerinin tek sosyal aktivitesi belirli aralıklarla Şemikler’de oturan göçmen ailelerin oğullarıyla taşlı sopalı, ancak silahsız ve bıçaksız, dövüşmektir. Turistik cazibesi olan bir yer değildir ve bu nedenle o ortama yabancı plakalı bir karavan girmesi ile Star Wars evreninden Mandalorian ırkının Serinkuyu’ya hava indirme harekatı ile işgal girişiminde bulunması teknik olarak ve mantıken oranın yerlileri açısından aynı garipliktedir. Tam sokağın sonunda kaybolacakken ağır ağır bir U çekerek sokağı gerisin geri kat eden araç artık İzmir’de emsallerinden belki 1-2 tane kalan ama o dönem hemen hemen her esnaf çarşısında bulunan gündüzleri lokanta, geceleri meyhane olarak çalışan mekanların mevzubahis mahalledeki temsilcisi olan Meyhaneci Mehmet’in çarşı lokantasının önünde durur. Camı açık karavanın şöför mahalinden bir adam, yanından bir kadın lokantada öğle yemeği yiyen insanlara bakarlar. Eşyanın tabiatı gereği insanlar da onlara geri bakar. Karavandan inip lokantaya doğru ilerler ve dışarıdaki masaların arasında nereye oturacaklarını, ne yapacaklarını pek bilmez halde dolanmaya başlarlar.
O esnada 16-17 yaşlarında esnaftan bir genç öğle yemeği için lokantadır. Kayıntı yapıp bira içmektedir zira 1971 şartlarında çarşılarda insanların öğle yemeklerinde bira içmeleri normaldir. Çölde gezen iki Eskimo kadar o ortama ve resme ait olmayan turistler bu gencin masasının yanından geçerken göz ucuyla yediği bifteğe ve içtiği biraya bakarlar. Evrenin kadim hikaye yazıcılığı yasaları o sıcak öğlen vakti Serinkuyu’da çarklarını işletmeye koyulur. 1971 şartlarında o hiçliğin ortasında, tam o gün o saatte, belki de 8 km yarıçapında okul sezonunda koleje gidebildiği için çat pat İngilizce konuşabilen tek kişi o an o masada daha 4 yıl önce İzmir’de üretime başlayan Tuborg birasını yudumlamaktadır. Önce biraz çekinir, sonra gelenlere yemek yemek için yer arayıp aramadıklarını sorar.
Gübre, bok, küçükbaş hayvan, ızgara ve zeytinyağı kokularının arasındaki hiçlikte kendileriyle İngilizce konuşan birinin varlığından ötürü önce şok olan ardından da şok oldukları ölçüde rahatlayan gezginler hemen olumlu cevap verirler. Genç Meyhaneci Mehmet’e seslenir, turistleri bir yere oturturlar, birer biftek ve bira gelir, genç Mehmet’e “bana yaz” der, bunu derkenki yaptığı evrensel manada “hesap isteme” karşılığı olan kalem tutma hareketinden turistler kendilerine yapılan jesti anlarlar ve gelip gencin yanına otururlar.
Fransız karı koca iki profesör Katmandu’dan karavanla yola çıkmışlardır ve İpek Yolu’nu takip ederek Fransa’ya döneceklerdir. Serinkuyu’u, Karşıyaka’yı ve İzmir’i; Türkiye’ye ve dünyanın kalanına bağlayan, bugünkü adı hala bu yüzden “Anadolu Caddesi” olan yoldan Kapıkule’ye doğru giderken bu 3-5 dükkanın toplandığı mahalleyi görüp yiyecek bir şeyler aramaya girmişlerdir.
Yenilir içilir, akademisyenler gencin ve sonradan manzaraya şahit olup masaya dahil olan insanların kendilerine yaklaşımından memnun olurlar. Gence kendilerine Kapıkule’ye kadar eşlik edip edemeyeceğini sorarlar. Esnaflık anayasasının değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez birinci maddesi uyarınca “dükkanı bırakamam” cevabını alırlar. Erkek akademisyen bir fotoğraf makinesi getirir ve bu öğle yemeğini ölümsüzleştirir. Fransa’ya döndükten sonra fotoğrafın bir kopyasını ve Paris’e uçak bileti göndermek için gencin adresini isterler. Genç biraz utangaçlıktan biraz bilinmezlik korkusundan “okulum var, dükkan var, ayrıca futbolcuyum sezon başlayacak” diyerek bilet teklifini reddeder ama fotoğrafın bir kopyasını göndermelerini rica eder. Sarılınır, öpüşülür, vedalaşılır, yollar ayrılır.
Aylar sonra Serinkuyu’ya bir postacı gelir. Mahallenin yurt dışından gelen ilk olmasa da ilk mektuplarından birini getirir. İçinden bir fotoğraf çıkar. Akademisyenler söz verdikleri gibi fotoğrafın bir kopyasını arkasında 1972 yeni yılı için iyi dilekleri ile ve Türkiye’de, özellikle de 6 Ağustos tarihinde tanıştıkları, insanları ne çok andıkları ile ilgili bir notla yollamışlardır.

Fotoğraftaki kadın Fransız akademisyenlerden biridir.
Yanındaki sarışın adam da burda bahsi geçen genç adam, esnaftan artık Serinkuyu’da ve Karşıyaka’da bilinen adıyla “Kasap Nadir”, yani babamdır. Dışa doğru oturan kimsenin adını hatırlamadığı meçhul biri, karşıda tek oturan kişi ise bu fotoğraf çekildikten bir süre sonra yeğeninin yaptığı penisilin iğnesi sonucu, penisiline bilinmeyen bir alerjisi olduğu sonradan ortaya çıkacak, vefat eden Kahveci Hakkı’dır. Hayat ve Serinkuyu o kadar ilginçtir ki Hakkı’nın kız kardeşi şu an annemle babamın apartmanda karşı komşusudur. Neticede Dostoyevski’ye atfedilen o laf ne de doğrudur! Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar. Ya şehre bir yabancı gelir, ya da birileri bir yolculuğa çıkar. Burada ise her ikisi de aynı hikayede yaşanmıştır.

İlk Yorumu Siz Yapın