(Kasım 2020)
Lise koridorlarında selamlaştığımız çocuklar, üniversite yıllarında arkadaşlarımızın evlerine giderken uğrayıp bira aldığımız marketler, arkadaşlarımın hiç tanışmadığım ama hep adını duyduğum, fotoğraflarını gördüğüm dostları yok oldu gitti. Biz hala buradayız. Bir süre daha en azından.
Deprem şehri vurduğunda ben şehirde değildim. Kaderin cilvesi işte, yılda belki bir kez İzmir il sınırları dışına çıkıyorum ve o anların birinde İzmir tarihinin en şiddetli depremi vuku buluyor. Sarsıntıyı bire bir yaşamadığım için, her ne kadar yüzlerce video izleyip yüzlerce kişiyi dinlemiş olsam da depreme dair algımın bir kısmı daima eksik kalıyor.
Belki bu algıyı mümkün olduğunca tamamlamak için, belki geride kalanların suçluluk duygusuyla vicdanımı rahatlatmak gibi daha da bencilce bir nedenle şehre döndüğümden beri kendimce bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Bir insanın hayatında sadece bir kere, o da belki, şahit olabileceği lakin asla duymak, görmek, bilmek istemeyeceği şeyler görüp, anılar dinliyorum. Hepimizin içinde bazılarından henüz kendimizin bile haberinin olmadığı yaralar, çatlaklar açıldı. Zamanı geldiğinde bir deprem gibi ansızın diplerden gelip vuracak, kendilerini hatırlatacak şahsi fay hatlarımız.
Çok iyi bildiğim, vaktinde aralarında çok gezindiğim binaları, o binaların oluşturduğu sokakları, sokakların aralarındaki o unutulmuş, lakin en derin ihtiyaç halinde küllerinden doğmuş o güzelim parkları, ağaçları o halde görünce şehre ve kendime dair pişmanlıklar da başlıyor. “Bayraklı’da bu kadar çok, bu kadar güzel parklar olduğunu bu vesileyle öğrenmemeliydik.”, “Neden Kültürpark’ta daha çok vakit geçirmedik.” gibi…
75. Yıl Parkı’nın köşesinde saklanmış, onlarca defa kuytusunda şarap içtiğim ve adını asla öğrenmediğim, 4-5 bank ve o bankların tepesini örten birkaç ağaçtan oluşan o ufak parka gidiyorum. Parkın yanındaki binalardan birini yıkıyorlar. Balkonlarında çiçekler kalmış. 1 haftadır sulanmamış, boynunu bükmüş ama hala canlı çiçekler. Hava gri, aşağıda parkta sarı yapraklar ve eskiden oturdukları evlerin yıkılışını izleyen ağlayan insanlar var. Rüzgar sert esiyor, yaprak hışırtılarına iş makinesinin sesleri karışıyor ve balkondaki çiçekler parktaki sarı arkadaşlarına kavuşmayı bekliyor. Ekskavatörün kepçesinin bir darbesiyle parçalanan balkondan aşağı, sahipleri birkaç gün önce ansızın kendilerini terk etmek zorunda kaldığı için kaderine boynunu bükmüş, rengi sarıya çalmış saksı çiçekleri parktaki renktaşlarının biraz uzağına düşüyor, saksıları düşüşün etkisiyle parçalanıyor, birkaç saniye sonra üstlerini binadan düşen diğer beton parçaları örtüyor. Ağırlıkça hafif olan bazı bitkiler rüzgarda savrulup parkta bekleyen kadim dostlarının kucağında veriyor son nefesini. Parkta bekleyen eski sahipleri ağlıyor.
Bornova’da hava gri, rüzgar soğuk ve sert. Ve biz uzun zamandır kışı bekleyenler, kış geldi diye sevinmeye utanır haldeyiz.
İlk Yorumu Siz Yapın