Yine aynı şey oluyor. Ağır siklet sarhoş bir vaziyette eve yürürken bu hayattan sadece iki isteğim vardı o an için. Daha fazla içmek ve bir şeyler yazmak. İçki mevzusu sıkıntı değil, halloluyor. Klavyenin başına çökmeden önce dolaptan bir şişe Tuborg aldım ve dünya üzerindeki en tatmin edici seslerden biri olan o ‘’pukt’’ efektiyle çek – aç kapağa asıldım. Dertlerin en kolayı en çabuk çözüldü.
Şimdi sıra ikincisinde. Yazmak istediğimi biliyorum ama ne yazmak istediğimi bilmiyorum. Akciğerlerimin olması gereken mevkide garip bir hissiyat var. Göğüs ve diyafram bölgem dopdolu. Oradaki doluluk ile alakalı bir şeyler yazmam lazım, onu biliyorum ama kelimeler parmaklarıma gelmiyor.
Tuborg’dan büyükçe bir yudum çekip gözlerimi kapatıyorum. Tuşlara basmadan, avuç içlerimi klavyenin tuşları üzerine koyup yavaşça gezdiriyorum, bir ilk harf bulma uğraşı içerisinde. Şu an bu iyi geliyor. Eskimiş klavyenin tuşlarından, bu ana gelene kadar çıkan sesler huzursuzluğumu biraz alıyor. Bir yudum daha Tuborg. Saat 02:19.
Gözlerimi kapatıyorum, karanlıkta güzel bir yüz beliriyor. Yok bu olmaz. Bu yüz hakkındaki yazılar bana özel, buraya koyamam. Tekrar kapıyorum, yine bir yüz. Şu an yüzüme arsız bir gülümseme oturduğunun farkındayım. Gayri ihtiyari sağ tarafımdaki aynaya baktım ama karanlıkta kayda değer bir şey göremedim arsız gülümsememle ilgili. Nasıl olsa buraya yazdıklarımı tenezzül edip okumadığının farkındayım. Bunun verdiği cesaretle ve alkolün de bana verdiği yetkiye dayanarak kendimi kaybetmişcesine o yüzün sahibi hakkındaki tüm duygularımı ve arzularımı buraya yazabilirim. Muhtemelen dört sene sonra falan haberi olur. Ama yine de yapmayacağım. Çünkü onlar da bana özel.
Yine gözümü kapıyorum. Bu sefer gözümün önüne gece karanlığında yarım yamalak aydınlatılmış bir yolun görüntüsü ve ihtiyar arabamın gösterge panelinin güzel lacivert ışıkları geliyor. Bu günü hatırlıyorum. Yolu kimle gittiğimi de yüzümde bir gülümseme ile anımsıyorum. Yolcu hakkında her şeyi yazamam ama bu yolculuğu yazabilirim sanırım.
Daimi dost, daimi sırdaş, dönemlik aşk ve mevsimlik düşman. Büyük dalgalar, fırtınalar atlatmış ama bir şekilde bizim için dayanmış, karaya yetiştiği anda da düğümlerinden çözülüp kendini koyvermiş saygıdeğer bir salımız vardı. Karadaki türlü badirelerin de ardından o gece o arabanın ön iki koltuğunda yine bir araya geldik, biz iki yorgun ve mahcup denizci. Yol uzun ve hakkında konuşulmaması gereken konular var vites kolunun 20 cm gerisinde, tam ikimizin ortasında konuşlanmış.
Havadan, sudan, ateşten,topraktan, tahtadan konuşarak ilk saatleri harcadık. Göz ucuyla baktım, sol eli vites kolunun 20 cm sağında, sol dizinin üstünde duruyor. Tanıdığım ve özlediğim bir tenin sardığı, tutmak için artık çok geç kalınmış güzel bir kadın eli. Seri bir şekilde vitesi beşe çıkarmış olmama rağmen, sağ elimin serçe parmağının sol elinin serçe parmağına dokunmasını sağlayamıyorum. Belki ileride sağa şöyle adam akıllı keskin bir viraj gelir de; merkezkaç kuvveti ile eli sola savrulur ve bana dokunur. Kovaladığım ihtimallerin gerçekleşmesi, piyangodan zengin olmaktan, ya da Karşıyaka’nın üç seneye Şampiyonlar Ligi’ni kazanmasından daha olası değil.
Bir büyük yudum daha. Şişe fark edilir şekilde hafifledi.
Eğer araba kullanmasaydım, bagajda duran sırt çantamın ön gözünde gizlenmiş mataramın içindeki viski her şeyi daha kolay hale getirebilirdi. Ama o an için içki içmek ihtimaller dahilinde değil.
Ansızın soru cümlesi çıktı bir vakitler nazik bir öpücük kondurduğu dudaklarımdan:
-Ne zaman evleniyorsunuz ?
Ve cevap geldi, bir vakitler benim de yavaşça öptüğüm o güzel dudaklarından:
-Evlenmiyoruz.
Dedim ya, bizim sal çok badireler atlattı. Birbirimizin kolundan bacağından hem biz, hem de karşımızdaki okyanusa düşmesin diye çok asıldık zamanında. Belki de bu yüzden, duyunca içten içe sevineceğimi düşündüğüm cevabı duyduğumda derin bir üzüntü hissettiğimi hatırlıyorum. Vaktinde zarar verdiğiniz bir insanın, hayatının kalanında mutlu olmasını istemekle alakalı o klasik refleks olabilir. Ama sanırım beni üzen, eski ve daimi dostumun sesindeki ümitsizlik ve o ümitsizliğin uzun vadede yol açacağını bildiğim mutsuzluktu.
Kafamı sağa çevirip gözlerine baktım. Kahverengi gözleri kupkuruydu. Hiçbir zaman kolay ağlayanlardan olmadı. Hayal kırıklıklarını gözyaşlarına değil, kemikli yüzünün kıvrımlarına gizlerdi.
Yolun kalanında burada bahsedemeyeceğim tüm yasaklı konuları açtık. Murathan Mungan’ın dediği gibi bazı sözler karanlıkta söylenirdi ve yol alabildiğine karanlıktı. İçki yoktu ama Spotify’ın da cesaretlenmemizde etkisi oldu elbet.
İzmir’e girerken, aracın motoru dışında ses çıkaran her şeyi kapattık. Bu çok garip, bütün yolu ve konuştuklarımızı çok net hatırlıyorum Ama şehre girerken birlikte macunlayıp söylediğimiz şarkıların hangileri olduğunu hatırlayamıyorum. Irzına geçe geçe şarkıları söylediğimizi hatırlıyorum sadece.
Ve sanırım birlikte harcanan onca yıldan sonra seni hep böyle hatırlamak istiyorum. Adını hatırlamadığım bir şarkıyı bağıra çağıra birlikte rezil ederken, çevreyolunu terk etmemiz gereken doğru sapağı bulmaya çalışıyorduk, yolunda gitmeyen hayatlarımızı garip bir neşe içinde kurtarmaya çalıştığımız gibi.
İlk Yorumu Siz Yapın