İçeriğe geç

The Woman

Normalde kadınlardan pek haz etmeyen, hatta kadın düşmanı olarak tanımlanabilecek biri olan Sherlock Holmes’un hayranlık duyduğu tek kadındır Irene Adler. Bu tek olma durumundan kaynaklı, Holmes Adler’e hitap ederken düşüncelerinde; ‘’The Woman’’ kelimesini kullanır. Sir Arthur Conan Doyle’dan ya da yarattığı karakter Sherlock’dan çok farklı hayatlar yaşasak da, sahip oldukları zekanın çeyreğine dair yaklaşamasak da; bu bir çok açıdan tek ve benzersiz olma halini gösterme şekli çok hoşuma gittiğinden ve beni etkilediğinden dolayı ‘’The Woman’’ diye hitap ettim ona. Bir çok anlamda tek ve benzersiz olduğunu ve o şekilde kalacağını daha o zamanlardan biliyordum sanırım.

Bugün bir arkadaşın alelade kullandığı bir kelime ile gözümde canlandı son 3,5 sene. ”Böyle olur” derlerdi zaten. ”Bir kelime, bir fotoğraf, yemekhanede burnuna çalan parfüm kokusu. Bir şey tutar yakandan alır götürür bırakmaz.” Ben zaten hatırlamaya meyilli bir adamım. Yapı meselesi. Yeri değiştirilmiş bir otobüs durağı bile hüzünlendirebilir beni. Özellikle de sarhoşsam. Ben de her şeyin başında sadece kendime saklamak niyetiyle yazdığım bu yazıyı mahzenden çıkarmaya karar verdim. Çünkü bazen yeteri kadar rakı üzerine atılan bir çığlık en etkili kendinle hesaplaşma yöntemidir. Ve çok geç kalmadan herkese hakkını teslim etmek gerekir.

‘’Son 3,5 senede en güzel giden hadise. Tanıdığım en güzel insan. İhtiyaç durumunda sığınılan, dünyanın derdinden tasasından izole bir oda. Acil durum halinde kırılacak cam. Bunları ona hiç söylemedim çünkü kendime bile itiraf etmekten utanmıştım hep. 25 senelik yalnızlığa alıştıktan sonra birine duygusal olarak muhtaç olma durumu hissetmeyi kendime konduramıyordum belki de. Ama işte şu an o noktadayız. O gitti, ben yine yalnızım ve an itibari ile bir şey saklamanın manası yok.

İlk fark ettiğim, artık bazı lüksleri kaybettiğim oldu. Hafta sonu sabahlarında kahvaltıdan sonra amaçsızca pineklemek, ”Kim ekmek almaya gidecek ?” kavgalarımız, kanepeye tüneyip taksiti bir türlü bitmeyen o televizyonda izlediğimiz filmler, ve ne anlatırsam anlatayım sıkılmadan sonuna kadar dinleyen insan. Kaybettiğim en büyük lükstü ”The Woman.” Bu kadar büyük ve güzel sevilmeyi kaybettim. Bu birlikteyken de farkında olduğum bir gerçekti. ”Sen gidersen bir daha kimse beni böyle sevemez.” diyordum. Şimdi o gerçeğin içindeyim, ve bir daha kimse tarafından öyle sevilmeyeceğimin farkındayım. Bu halihazırda boktan bir durum gibi gözükmesine rağmen, bana daha boktan gelen bunun farkında olmam ve bunun beni hiç korkutmaması. Ne ara böyle lanet, boktan bir insana dönüştüğümü kaçırmışım.

İki sene kadar önce bir aylık kavgalı bir dönemimiz olmuştu. Kavgadan ziyade müşterek nazlanma gibi bir şeydi sanırım, çok anladığım mevzular değil. Nasıl kavgaysa gün aşırı haberleşip buluştuğumuzda da hemen birbirimize sokuluyorduk. Sonra barıştık. Barıştıktan sonra telefonuma yazdığı notu buldum. ‘’Bir daha gidersen döverim.’’ Kendi kendime ”Niye gelip dövmüyor ?” diye sordum bir kaç kez. Cevabı biliyorum aslında. Bu sefer işler farklı. Devlet destekli ayrılık.

Bunu hiç anlatmadım. O her şeyin boka battığı lanet kış sabahının ertesi günü; bir kere birlikte kahvaltı yaptığımız oturma odasında tek başıma oturup duvar saatine bakarak ağlamaya başlamıştım. ”Ya gelip alırlarsa ne yapar ?” diye. O günden önce herhalde en son 9 yaşımda defterimi evde unuttuğum için falan ağlamıştım. O kadar uzun zaman olmuş ki, nasıl ağlanır onu bile unutmuşum. O kadar şiddetli ağlıyordum ki sağdan soldan duyulacak korkusundan kafamı bel yaslamak amacıyla oraya bırakılmış dandik yastığa gömmüştüm sesimi bastırsın diye.  Ondan sonra da hiç ağlamadım. Büyük konuşmayayım da herhalde bir 20 sene daha ağlamam.

Resimlerimizi hiç kaldırmayacaktım aslında. Onca şey yaşanmış, hiç olmamış gibi davranmayı sevmiyorum.  Sonra bana değil de; belki ileride o hayatına devam edeceğinde ona sıkıntı çıkarır diye kaldırdım. Hepsine teker teker uzun uzun baktım. Çoğunda gülümsedim. 3,5 seneyi göt cebimde taşıyormuşum.

Yarım kaldı her şey. Hüseyin’in düğünü için adına yolladığı davetiye masanın üzerinde duruyor. ‘’Gelir belki’’ demiştim gelmeyeceğine adım gibi emin olduğum halde.

”Beni bir kahve uzağına itme, orada yapamam ben.” demişti bir keresinde. ”Beni zamana bırakma” demişti.

Şu an yaptığım o. Seni, kendimi ve geri kalan her şeyi zamana bırakıyorum. Ve sana, bana ve bir yerlerde yeni bir hayat kurma çabasında olan tüm yarışmacı arkadaşlara başarılar diliyorum.’’

Kategori:Biz Hayata Kaptırmışken...

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir