İçeriğe geç

Seneler Seneler…

Dün gece Efecan ‘ı askere yolladık. Ben gideli yedi sene olmuş, onu düşündüm. O zamanlar otuzlu yaşlar çok uzak gelirdi, şimdi ise içindeyim. Şu an kırklı yaşlar çok uzak geliyor ama biliyorum ki yirmi üçten otuza gelene kadar geçen zamandan daha da hızlı geçecek önümdeki on sene. Bu dünyanın dönüşü ile alakalı bir sıkıntı değil, tamamen yaşlandıkça zamanın görece olarak daha hızlı geçmesiyle alakalı bir durum. Evet, o klasik cümleyi kuracağım; her sene bir öncekinden daha hızlı geçiyor. Bir sene aslında hep üç yüz altmış beş, bazı durumlarda üç yüz altmış altı gün, bir gün yirmi dört saat, bir saat altmış dakika, bir dakika altmış saniye. Bu hep böyle. Bilim insanları manyetik hadiseler sonucu bu sürenin değiştiğini falan söylüyorlar ama üç yüz altmış beş günün içerisinde dört dakikanın kavgasını etmeyelim !

Değişen aslında insanın gözünde zaman kavramı. Üzerine paragraflarca tartışabiliriz, tüm kahvelerimizi bitirebiliriz bu uğurda ama bu sefer yaşanmışlıklardan, mutluluklardan, sevinçlerden , keşmekeşten ve bunun zaman algısı üzerindeki etkisinden bahsetmeyeceğim. Saf, katıksız ve duygusuz matematiksel bir gerçekten bahsedeceğiz: on beş yaşındayken bir sene kavramı eldeki tüm hayat algısının on beşte biriydi, otuz yaşındayken otuzda biri oldu, altmış yaşına geldiğin de altmışta biri olacak. Zamanın savaş meydanında piyadelerin arasından geçen bir süvarinin sürati ile geçiyor oluşunun sebebi aslında bu. Yaşlandıkça zaman algısının değişmesi.

Yirmi üç yaşındayken otuz yaşında ne halde olacağım üzerine pek kafa yormazdım çünkü dediğim gibi orası uzak ve ulaşılmasına daha vakit olan bir duraktı. Kaptan düşündüğümden hızlı çıktı. Havaalanına tahmininden çok önce gelen , ve aradaki zamanda ne yapacağını bilmeyen bir yolcu gibiyim. Zamanımı geçirmek için normalinden üç kat daha pahalı kahvelerden de içemem çünkü param yok. Kafamı kaldırıp baktığımda ise yola çıktığım havaalanına dönmüş olduğumu düşünüyorum bazen. Bu her zaman kötü bir şey olmak zorunda değildir ama. Bir buçuk sene önce Kordon’da içerken Orhan’a da demiştim; ‘’Bazen başladığın yere dönmek başına gelebilecek en güzel şeydir. ‘’

O zamanlar ileriye baktığımda kendimi hala halı sahalarda koşuştururken göreceğimi de ummazdım herhalde. Kopamadım lanet olasıca suni çimden. Yüzlerce maç yaptım, onlarca farklı takımda yüzlerce insanla oynadım. Yaşlanmaya başladığımı fark ettiğim ilk an halı sahada ‘’abi’’ diye hitap edilen insan olduğumu fark ettiğim o andı. Zaten ezelden beridir topu ayağıma aldığımda ‘’sakin’’ diye seslenilmekteyim ama o konuya burada girmek istemiyorum !

Yaşlanmaya ve yaşlılığa itiraz ve isyan etmek için çıkmıyorum sahaya. Zaten öyle bir amacım olsa da yirmilik gençler bunun beyhude bir itiraz olacağını hatırlatıyorlar sağolsunlar. Ahh ah siz bu yalnız stoperi sizin yaşınızda görecektiniz bir de !! Bazen gençlerden övgüler de alıyorum gerçi;

‘’Abi hiç otuz gibi değilsin, iyi koşuyorsun hiç sigara içmedin değil mi ? ‘’

‘’Yok, içmedim.’’ ( Sen onu bir de yarın sabah benim bacaklarıma anlat)

Bu tarz sohbetlerin ardından aklıma hep  Rocky’nin, Apollo’nun oğlunun babasının o kadar iyi olduğu halde neden sonunda yenildiğine dair sorusuna verdiği cevap gelir.

‘’Zaman. Zamana yenildi. Zaman herkesin üstünü çizer. Sadece o yenilmezdir’’ (İşe duygu katmak için orijinal çeviriden biraz saptıysam ne var ? )

Otuzun rakam olarak bir diğer boktanlığı insana şunu da sorgulatması;

‘’ Bu hayat şartlarında bir bu kadar daha yaşarım muhtemelen ama üçüncü otuzu s.ksen göremem …’’

Sana ayrılan sürenin üçte birinin sen farkında olmadan geçip gitmiş olduğuna dair bir telaş. ‘’Ben ne yaptım ve ne yapıyorum ve ne yapacağım’’ a dair bir sorgulama ve yapıp yapacağın hiçbir şeyin milyarlarca yıllık evrenin düzeninin pek de umrunda olmamasının farkındalığının getirdiği bir rahatlama… Ama yine de hayatın üçte birinin geride kalmış olmasının bir huzursuzluk yarattığını inkar edemeyeceğim. Tuttuğun takımın beş gol atması gereken bir maçın kronometresinde  otuzuncu dakikayı gördüğünde hissettiğin huzursuzluk gibi.

Hatta bir ara bu kaçan gollerin bıkkınlığından galeyana gelip, bir şekilde bir zaman makinesine binip, yirmi yaşımdaki halimin yanına gidersem ona vermek için bir ”yapılacaklar ve yapılmayacaklar listesi” bile hazırlamıştım. Bunu böyle anlatmak ”Yirmi Yaşımdaki Ben’e Mektup” başlığı altında anlatmaktan daha havalı duruyor, farkındayım ama içeriği aynen o şekilde. Hala bilgisayarın bir köşesinde duruyor , belki bir gün buradan yayınlarım.

Kırklı yaşlar da gelecek bir gün ve ben de halı sahalardan jübilemi yapacağım. Belki ara sıra gösteri maçlarına çıkan eski meşhur futbolcular misali tohuma kaçmış yaşıtlarımla oynamak için döneceğim suni çime sadece. O zamanlar da elli uzakta bir durak gibi gözükecek, sonra altmış, sonrası biraz barbut misali zar atmak.

Muhtemelen bir yaştan sonra seneler dikey dalışa geçmiş bir uçak kontrolsüzlüğünde ve süratinde geçmeye başlayacak. Ve aynı o uçağın pilotu gibi , burada gibi fazla aslında o uçağın pilotu benim, ölüme yaklaşmış olma düşüncesi düşüşün bir safhasında kendini iyiden iyiye kabul ettirecek. Bu konuda pek emin değilim, çevremdeki yaşlıların ölüm konusunda gözlemleyebildiğim standartlaşmış bir davranış biçimi yok, kimisi sükunetle ile ölümün gerçekliğini kabul etmiş ve zamanını bekliyor kimisi şövalye ruhu ile direnmeye devam ediyor.

Kim olduğunu hatırlamıyorum, babamın bir müşterisiydi. Seneler önce babamın dükkanında şahit olduğum bir konuşmada , yine ne olduğunu hatırlamıyorum ama, satın aldığı bir şeyden bahsediyordu ve bu şey her neye otuz yıl garantisi olmasıyla övünüyordu. Bu konuşma geçerken bu adam seksen beş yaşında falandı. Bilmem anlatabildim mi ?

Ölümü karşılama konusunda nasıl davranacağımı ben de bilmiyorum. Elbette ölüme dair ‘’karanlık korkusu’’ bende de mevcut ama bunu atlatmak için hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayabileceğimi hiç sanmıyorum çünkü bir yerden sonra vücudum bazı gerçekleri bana günlük olarak hatırlatmaya başlayacak. Zaten en kadim dinlerin bile çıkış amacı bu değil miydi ? Karanlığın içerisinde bir mum olmak. Neyse bunu başka zaman etraflıca konuşuruz.

Tabi ki tüm bu varsayımlar hayatın doğal seyrimde yaşlanmama müsaade edeceğine üzerine kurulu. Yolculukta sürprizler yaşayıp erken sonlandırmak zorunda kalmak da ihtimal dahilinde. Sonuçta hepimizin hayatı aslında birbirimize emanet her şey dikkatsiz bir şoföre, iyi sabitlenmemiş bir inşaat demirine bakar. Ama her şey yolunda gittiği sürece, zamanla güreşmeye ve yenilmeye devam !

Not: Babamın dükkanında aldığı malın garantisi ile övünen amca, o sohbetten iki sene kadar sonra öldü.

Kategori:Biz Hayata Kaptırmışken...

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir