İçeriğe geç

Sandalye

Duvara dayanmış bir katlanır sandalye var menzilimde. Bir eşi de arabanın bagajında yalnız duruyor. Ayakları alüminyum, sırt ve oturak kısmı lacivert kumaş, kol dayamaya yarayan yerleri ahşap. Verdiğim paraya nazaran ve benim sefil estetik anlayışıma göre şık bir tasarım. Hem güzel havalarda sağa sola gidince kullanmak hem de kış mevsimi ortalığı ıslatmaya başladığında balkonda kullanmak niyetiyle iki sene önce almıştım. Aldığım gibi ikisini de arabanın bagajına koydum, iki sene oldu ikisi de henüz balkon yüzü görmedi. Bir tanesi sürekli bagajda bir tanesi ise hayatımın nüfus artış eğrisine göre bagaj ve bu odanın duvarı arasında mekik dokuyor.

Tüm istikrarsız ilişki, belki aşk ve seks hayatımın heyecanı bu sandalyenin nereyi işgal ettiğine indirgenmiş durumda. Biri varsa, ‘’Belki açık havada bir yerlere gideriz’’ ihtimaline hazırlıklı olmak adına  sandalye bagajda duruyor, biri yoksa şu an olduğu gibi boynu bükük vaziyette duvara yaslanmış durumda beni izliyor. Çok büyük, nitelikli, acı verici tecrübeler olmuyor yani artık ayrılıklar. Bir sandalye yukarı çıkıyor sadece hepsi bu. Hatta o kadar hissiz bir durum ki, ayrılık gibi üzerine ağır anlamlar yüklenmiş ve bir çok değerli sanat eserine ilham vermiş bir kavramı benim burada bir süre sevişemeyecek durumda bulunma halini betimlemek için kullanmış olmam bile bana şu an büyük rahatsızlık veriyor! İlk seferi manidar ve zordu sadece. O sandalyeyi üç kat yukarı taşırken, bu tırmanışın çift kişilik kurgulanmış bir hayattan bir kişinin düşüşünü sembolize ettiğini düşünmüştüm. Artık bir rutine dönüştü.

Sandalyeler zamanla kırılıyor, eskiyor ve haliyle değişiyor tabi, hiç biri bizimle yaşamıyor, ama eylem daima aynı. Bir tanesi odada, bir tanesi bagajda. Sırf bu üç kat sandalye taşıma döngüsünü yaşamaktan sıkıldığım için, böyle karmaşık mevzuların içine kışın dahil olmak daha çok hoşuma gidiyor çünkü kışın gidilecek yerlerin genelde kendi oturakları mevcut.

Süreçler de birbirine benziyor aslında. Çok ‘’ama’’ içeren süreçler. Her şeyin başında ‘’Ben sarışın adam sevmem ama…’’ ile başlayan cümleler duyuyorum bazı kadınlardan. Bazıları çıplakken söylüyor bunu, bazıları giyinikken. ‘’Ama’’ dan sonrasını, vücut tüylerimin renginin bana verdiği dezavantajı, kendilerine göre telafi eden yetkinliklerim ile tamamlıyorlar. Cevap vermiyorum, nezaketen gülümsüyorum genelde. Zaman geçiyor, bu sefer değişken tespitler cümlenin başına geliyor ve ‘’ … ama hiç tek çocuk gibi değilsin’’ ile yorum tamamlanıyor. Bunu birkaç defa sordum, Uluslararası Tek Çocuklar Sözleşmesi’nin hangi maddesini ihlal ettiğimi merak ederek. Şımarık değilmişim öyle dediler. Oysa benim de kendime göre zevk aldığım ufak çılgınlıklarım mevcut, ama onlar bunları fark edecek kadar uzun etrafımda kalmıyorlar belki de. Bazen bu sarı renk ve tek çocuk tespitlerinin kronolojik sırası değişebiliyor. Sonra zaman geçiyor ve ‘’ama’’ yine cümlenin sonuna geliyor: ‘’Sen iyi bir adamsın ama…’’ , ‘’Sen çok iyi bir adamsın ama…’’. O aradaki ‘’çok’’ kelimesinin varlığı, ‘’iyi adam’’ belirtisiz sıfat tamamlamasının kaderinin ‘’çok iyi adam’’ zincirleme sıfat tamlamasına doğru evrildiğini göstermekle birlikte şahsımın muhatabım üzerindeki etkisinin ve söz konusu kişinin benimle olan tecrübesinin niteliğinin özü hakkında fikir sahibi olmamda zaman zaman bana yardımcı oluyor elbet. ‘’Ama’’ sonrası yine değişken. O ”ama”dan sonra bazen suçluyum bazen masum. Bazen yaylım ateşine maruz kalıyorum, bazen karşımdakinin kendi ve hayatı hakkında yaptığı depresif yorumları dinliyorum. Her iki durumda da suskunum. ‘’Dur daha şımarık yönlerimi gösterecektim sana!’’ diye şaka bile yapmıyorum. Cevap vermenin başka sorulara ve cevaplara yol açacağını biliyorum ve uzun konuşmaların içine girmeye üşeniyorum. Eğer karşımdaki kendini suçlamanın b.kunu çıkarırsa araya girip bir iki kelam ediyorum elbette o kadar da vicdansız değilim! Gerçi bu aralar bu sürecin sonunda standart olarak ‘’Sürekli iyi adamsın lafını duyup terk edildikten sonra iyi kalamamaktan korkuyorum’’ demeye de başladım. Gerçekten bunu kastettiğimden ya da melankolik görünmeye çalıştığımdan falan değil, bunu duyunca yüzlerindeki ifadeyi görmek hoşuma gidiyor. En sonunda yine sandalye bagajdan çıkıyor, duvara yaslanıyor. Eski popüler filmlerin yeniden çekimleri gibi. Aktörler değişiyor, dekorlar modernize edilmiş ama diyaloglar ve senaryo çoğunlukla aynı. İzleyecek yen bir şey bulamayınca sıkıntıdan daha önce izlediğim filmleri sırf evde ses olsun diye açıp izlemek gibi, sırf hayatımda ses ve belki biraz da renk olsun diye sonunu bildiğim filmlerin gönüllü aktörü oluyorum. Sandalye aşağı, sandalye yukarı…

Kategori:Biz Hayata Kaptırmışken...

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir