İçeriğe geç

Sahi, Soyadın Neydi Senin?

Küçük İskender iyi şairdi, güzel insandı. Tüm yaşadıklarıyla ve hisleriyle hepimizin içinden geldiği ve bir gün geri döneceği karanlıkta kayboldu, geride sadece parmak izlerini bıraktı. Yazdığı dergide son köşe yazısını gördüm, hastalığından ve tümöründen bahsetmiş, ölümü kabullenmiş, elinden geleni yapmaya devam edeceğini yazmış.

Ne zaman bir yerde bir tümör haberi okusam aklıma Fırat gelir. Üniversite yıllarından sarışın bir hatıra…

Pek tanımazdım ama iyi insandı Fırat. Müzisyendi, yakışıklıydı. Üniversite zamanı beğendiğim bazı kadınlar onu beğendiği için kıskanırdım da azcık. Ama kıskanmama rağmen severdim de, o çeşit iyilerdendi, bilirsiniz o insanları mutlaka sizin de hayatınızda karşınıza çıkmışlardır. “Çıkar çatışmalarınız” onları sevmemeniz için yeterli değildir.

Eğer o zamana kadar genç bir yakınınızı kaybetmediyseniz, yirmili yaşlarda ölüm insana çok uzak bir ihtimal, otobüsün durmadığı, dursa da sadece ‘’yaşlıların’’ bindiği bir durak, farklı şekilde kalenin üzerinden oyun alanını terk eden bir top gibi gelir. Fırat’ın hasta olduğunu ilk duyduğumuzda da hepimize öyle gelmişti. ‘’İyileşir’’ dedik. Hastalığın adı ne kadar korkutucu olsa da o kadar neşeli, iyi, yakışıklı, kabiliyetli bir adama ölümü yakıştıramamıştık demek ki.

İyileşti de.

Okula her zamanki haliyle, “iyi” döndü. Bir dönem kaybetmişti, biz mezun olmak üzereydik. Benden bir sonraki dönem kullanmak için notlarımı rica etmişti, ne isterse vereceğimi söyledim. Yüz yüze son görüşmemiz de bu oldu, kendisine ulaştırdığım notları asla kullanamayacağını o zaman bilmiyordum elbet.

Askere gitmeden önce ortak bir arkadaşımızdan duymuştum hastalığının nüksettiğini. Yine ‘’iyileşir’’ dedim. Emindim, ölüme karşı galibiyete 1.15 oran veren bir enerjisi vardı adamın. ‘’Bu sefer farklıymış’’ dedi arkadaşım.

Askerdeki ilk çarşı izninde öğrendim ki bu sefer ‘’farklı’’ olan şey bir adet yanlış tedavi, yeni tedaviyi reddeden bir bünye, geri dönülmez ve sonu belli bir yol ile durakta kapılarını açmış, genç yolcusunu bekleyen otobüsün inatçı şöförüymüş. Evine kadar gidip görenler, moral vermeye çalışanlar olmuş. Nafile. Hikayenin sonu belli. İlginçtir o zaman bile ölümü konduramamıştım. ‘’Tamam hadise boktan ama birkaç senesi vardır’’ diye düşünüyordum.

Bir hafta sonu sabahına uyandım Kıbrıs’ta. Çarşı izni günü. Kışın da gündüzleri ılıktır genelde. Ilık ılık indik şehre. Kahvaltı, temel işler (don stoğunu yenilemek) derken askerin ibadethanesi internet kafe. Boş bilgisayar, tarayıcıyı aç, o zamanın sosyal medya padişahı Facebook’a gir, ana sayfada sarışın yakışıklı bir oğlanla, ortak bir arkadaşınızın fotoğrafı ve fotoğrafın üzerinde birkaç kederli cümle.

Fırat’ın öldüğünü Lefkoşa’da bir internet kafede öğrendim. O an, fakülte koridorlarında ara sıra gördüğüm yekün muhabbetimiz 2 saati geçmeyecek güler yüzlü bir insana ne kadar üzülebilirsem o kadar üzüldüm. Hayat devam etti. Terhis, iş, güç, çok güç. Hayatın akışı rutine döndüğünde, su yolunu bulduğunda zaman zaman aklıma düşmeye başladı Fırat. Karanlık bir parkta tek başıma içip sarhoşluk patikasında ilerlerken, gazetelerde amansız hastalıklara bulunan tedavilerle ilgili haberleri okurken, onu beğenen hatta ilişki yaşayan kızların şimdiki hayatlarından haber aldıkça hep yüzü belirdi gözümün önünde. Sarı, yakışıklı bir gülümseme. Ben de hep gülerek anımsadım onu. Kapı önünde kahverengi deri ceketiyle kızların bakışlarını üzerinde topladığı, o kıskandığım haliyle hatırlamaya çalıştım. Zamanla aklıma daha seyrek gelir oldu. Bunları yazmadan önce onu en son ne zaman düşünmüştüm hatırlayamıyorum bile. Muhtemelen bu site daha yoktu. Olsaydı yazardım belki bir gece sarhoşken. Sahi, soyadın neydi senin?

Zaman geçiyor, eski anıların ve insanların üzerine yenileri oturuyor. Aklımda ona dair kalan tek şey bir çehre, bir de isim. Gerçekten soyadın neydi oğlum senin? Kendimden utanmalı mıyım seni artık anımsayamıyorum diye? Yakın dostların da unuttular mı acaba? Ya da onlar da zaman zaman okudukları bir haberde, karanlık bir gökyüzünde parlayan yıldızda, sessiz bir parktaki ağaçların rüzgarda hışırdayan yapraklarında anımsıyorlar mı seni bir kaç dakikalığına? Döndüğümde Gülbin’le konuşmuştuk, öldüğünü duyduğunda çok ağlamış binlerce kilometre uzakta. O da zaman zaman hatırlıyor mu acaba?

Aileni hiç tanımadım ama onların unutmadığına eminim. Senin hiç yirmi beş yaşına gelemediğini fark ettiğimde çok şaşırıyorum. Genç biri öldüğünde yaşlılar da vicdan azabı çekiyorlar mı acaba?

Dayanamıyorum, ölüm haberini aldığım fotoğrafın sahibine soruyorum “Fırat’ın soyadı neydi?” diye, o da hatırlayamıyor. Yazıklar olsun bize gerçekten! İzmir’de onu son gören kişinin kendisi olduğundan bahsediyor. Son görüşmelerinde konuşurken kelimeleri karıştırdığını, Ankara’ya gidip doktora görünmekten çekindiğini, hastalığının nüksetmiş olduğunu öğrenmekten korktuğunu anlatıyor. O akşam son kez İzmir-Ankara yolcuğulunu yaptığını ekliyor. Bir kaç güzel hatıra değiş tokuş ediyoruz, lakin soyadını bir türlü hatırlayamıyoruz. Onun da içine oturuyor, onun da gününü s.kip atıyorum. Allah belamızı versin, soyadın neydi be kardeşim senin?

Kategori:Biz Hayata Kaptırmışken...

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir