İçeriğe geç

Parmak İzleri

Nerden baksam otuz senedir bu balkonun olduğu yerden Anadolu Caddesi’ni izliyorum. Otuz senede bir gökyüzünün kış grisi, bir de dolmuşların mavisi aynı kaldı. Dolmuşların modelleri değişti, İzmir’e kar yağdı, dolu yağdı, güneş açtı. Üstünden baktığım balkon bile değişti. Binalar yıkıldı, binalar yapıldı, insanlar öldü, insanlar doğdu, komşular taşındı, yeni komşular geldi. Bir kış mevsiminin grisi aynı kaldı, bir de dolmuşların mavisi. Yok, o bile aynı kalmamış, şimdi Şemikler dolmuşunun rengine daha dikkatli baktım da artık eskiye nazaran daha yeşile kaçan bir mavi var sanki. Bilemedim, bir kadına sormak lazım. Onların renk algı aralığı bize nazaran daha gelişmiş. Biz üç ana, üç ara olmak üzere altı renk ile hayatımızı geçiriyoruz, onların sadece maviden yeşile doğru sayabileceği altmış farklı renk var. Hepsini görebiliyorlar, hepsini hissedebiliyorlar, hiç birini unutmuyorlar. Kadınlar hiçbir şeyi unutmuyor. Hayatta en çok korktuğum iki şey var. Biri karafatmalar, diğer kadın hafızası. Geçenlerde arabanın içine giren karafatmayı ruhsat ile arabanın dışına ittirirken birincisine duyduğum korkunun artık geçmiş, ya da nispeten azalmış, olduğuna dair bir kanaat oluştu içimde. İkincisine dair korkum hala baki. Neyse, o yüzden dolmuşların rengini akranım bir kadına sormak icap ediyor. 

Ne zaman bu balkona çıksam, çocukluğumun Serinkuyu’ya zorla getirildiğim Cumartesileri aklıma gelir. Arkadaşların Perşembe’den başlayan sınıf maçı, sinema gibi Cumartesi planlarına ‘’Babaannemlere gideceğiz’’ diyerek iştirak edemezdim. Eğer böyle bir plana  katıldıysam bile mutlaka plan bitiminde buraya gelirdim.  Her Cumartesi, bazen nadiren bir hafta boşluk. Babaannemleri sevmediğimden falan değil, severdim de isyankar çocuklarız sonuçta sevdiğimiz bir eylem zorla dayatılınca o kadar da çekici gelmiyor, alternatifler daima daha cezbedici oluyor.

Şimdi bunları yazdığım balkonun bağlı olduğu eve ilk taşınacağım zaman bu olumsuz duygular vardı içimde Serinkuyu’ya karşı. Çocukluğuma dair olumsuz hatıraların üzerimde travmalar falan yaratacağını sanıyordum herhalde. Sonuçta o döneme kadar psikoloji üzerine okuduğumuz kitaplarda, izlediğimiz filmlerde ve oyunlarda bize dayatılan ana fikirlerden biri çocukluk döneminde tecrübe edilen hadiselerin genelde yetişkinlik zamanında birtakım olumsuz olaylara yol açacağıydı. İlginçtir, hiçbir sıkıntı çekmedim. Hiç filmlerdeki gibi gözümde çocukluğun olumsuz anıları falan canlanmadı. Ya psikoanalistler benim hakkımda büyük sıçtı, ya ben sıkıntılı bir insanım ya da sinema ve kitap sektörü ticari kaygılarla her şeyin bokunu çıkarıyor! Aksine, kalabalık sofraları, lezzetli yemekleri, küçük sehpada dedemin içtiği az sulu rakıyı, bol sohbetli akşamları anımsayıp gülümsedim hep. İnsanın artık sahip olmadığı, olamayacağı şeyleri özleyeceğini öğrendim bu süreçte belki de. Sıkıntılar, zorla yapılan işler, angaryalar hep devam etti ama artık kalabalık sofralar yoktu mesela. Zamanla yaşlılar öldü. Hayatın pis matematiği. Geride boş evler, sararmış siyah beyaz fotoğraflar, ve tarhana kokulu hatıralar bıraktılar. Şimdi bile burnuma dedemle babaannemin sürekli oturduğu salonun içine sinmiş ilaç kokusu ile mutfak tarafından hücuma kalkan salça ve tarhana kokularının o ilginç karışımı geliyor. Yaşlı evi kokusu diye bir şey var. İlaç ve organik ev yapımı gıda kokusu. Kendi evimizde bu kokuyu aldığım ilk gün kabul ettim annemle babamın da artık yaşlı insanlar olduğunu.  

Metin, ölülerin hayatta oldukları zamanlara dair pişmanlıklar hakkındaymış gibi başladı ve ilerliyor olabilir farkındayım, ama öyle bir durum yok. Elimden gelenin en iyisini, hatta zaman zaman fazlasını bile yaptım tüm ölülerime karşı, vicdanım rahat. İlla bir vicdan azabı duyacaksam beni artık ölü sayanlara dair duyabilirim, ama o ruh haline bürünüp kendimi melankolinin kucağına bırakmaya çok üşeniyorum. Zaman zaman seslerini kafamda duyuyorum ama, engel olamıyorum. Olmak da istemiyorum gerçi, çünkü hoşuma gidiyor. Günlük hayatın akışı içerisinde sıradan bir ana, sorulan bir soruya kafamın içinde tanıdık bir ses cevap veriyor bazen. ‘’Yapma evladım, günahını alma insanların’’ diyor ihtiyar bir adam sesi. Ya da ‘’Hadi yap da göreyim, bak bakalım sonra ne oluyor, neler yapıyorum sana !’’ diyor muzipçe daha akranım olan bir kadın sesi. Ölülerin ve beni öldürenlerin sesleri, ansızın müdahil oluyor hayatıma. Gülüyorum öyle durumlarda. Hüzünlü bir gülüş olmuyor bu ama. Onlardan ne çok şey öğrenmiş olduğuma ve hala bir şekilde yanımda olduklarına ve hayatıma ufak dokunuşlarla müdahale ettiklerine dair bir farkındalıkla gülüyorum. Burda bahsettiğim metafizik öğelere bağlı bir duygusallık değil elbette, beni biraz tanımış olman lazım! Hayatımızın bir anına dokunmuş insanların, tecrübelerimiz ve kişiliğimiz üzerinde bıraktıkları parmak izlerinden bahsediyorum. Ayrılıklar, ölümler, büyük küsüşmeler, savaş ilanları aslında tek ya da çift taraflı fesihler gibiler. Bunlardan biri olduğunda tüm planlar geçerliliğini yitirir, verilen tüm sözler tedavülden kalkar. Süreçte dönüşmüş olduğunuz insan kalır sadece elinizde ama zamanla o da değişmeye devam eder. Ama bu değişim sürecinde üzerinizdeki parmak izleri silinmez ya da azalmaz, aksine artar. Yeterince dikkatli bakarsanız katillerinizi, hırsızlarınızı, dolandırıcılarınızı da bu izlerden bulabilirsiniz. Hepsi orada içinizde bir yerlerde saklanıyorlar.

Kategori:Biz Hayata Kaptırmışken...

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir