İçeriğe geç

Olmayan Bir Anı

Küçüktük o zamanlar. Kurduğumuz cümleler de küçüklüğümüzü teyit edercesine basit ve tecrübesizdi. Nerede okuduysam, muhtemelen afili olduğunu düşünerek ‘’Giden midir terk eden, yoksa kalan mı ?’’ diye soruvermiştim. Şu an bunu yazarken bile yüzümde bıyık altı bir gülümseme ile o zamanki halime küfrediyorum. O da muhtemelen daha afili olduğunu düşünüp, ona göre bir cevap vermişti. Açıkçası verdiği cevabı hatırlamıyorum, uzun yıllar geçti. Ama hatırladığım iki şey var: Benim o vakitler doğru olduğunu düşündüğüm cevabın tersini vermişti. Maalesef o vakitler bu soruya olan cevabımı da hatırlamıyorum. Ama şimdi sorsalar bana aynı soruyu, ayıksam eğer ‘’Dizim ağrıyor’’, sarhoşsam ‘Sırtını dönendir’’ diye cevaplardım. Hatırladığım ikinci şey ise, hatırlamadığım cevabının açıklamasıydı; ‘’Hem gittim, hem kaldım o yüzden biliyorum.’’ demişti kuş uçumu 500 metre ötedeki çevreyolunun ışıklarına bakarak.

O yaşlar için iddialı sorular ve cevaplar. Duyuyordum gerçi o yaşlara göre iddialı ve zor tercihleri, bu tercihlerin getirisi olarak da zor bir hayatı vardı. Onun bu puslu halini ve dolayısı ile onu çekici bulan kendim dahil en az üç erkek olduğumuzu hatırlıyorum. Kimsenin sözde birbirinden haberi yoktu ama herkes bir şekilde birbirinin ona karşı ne hissettiğini hissediyor, kimse sesini çıkarmıyordu. Sanırım o yaşlarda bu tür şeytan üçgenlerinde kaybolma ihtimali çekici geliyor. Belki yaştan bağımsız olan sabit bir çekiciliktir bu, bilemem. Çünkü yakın zamanda böyle kalabalık bir olayın içinde kendimi bulmadım.

Üçümüze de yâr olmadı tabi. Zaten birimize yâr olsa, şimdi bu yazı olmazdı. Bu soruların sorulduğu geceyi takip eden günlerde bazılarımızın ülkeleri, bazılarımızın yolları ayrıldı. O geceden sonra sadece bir kere daha gördüm onu, yanında erkek arkadaşı vardı. Şimdi hakkında tek bildiğim evlenmiş olduğu. O gün gördüğüm civanmert mi eşi bilmiyorum, bu tarz şeyleri sorgulamaya üşenirim.

Sonu bir yere bağlanmayan hikayelerin içinde; büyük beklentilere girmeye müsaade bile etmeden bir şekilde sonlananları hatırlamanın kendine has bir huzuru var. Mevsimin yazdan sonbahara geçmeye çabaladığı o dönemde, ceket giyilen o ilk gri akşam üzerinin verdiği huzur gibi. Herkes birbirini iyi hatırlıyor, çünkü kimsenin diğerini kıracak kadar vakti olmamış. Kimse çizgiyi geçmemiş, sınırı aşmamış. Yarım kalmışlığın, bitmemişliğin getirdiği soluk bir ‘’Acaba ?’’ belirir sadece bazen. Bu bir pişmanlık ya da özlem acabası olmaz çoğu zaman. Masum bir merak sadece.

-‘’Şehirde kalsaydım ne olurdu ?

-‘’O gün konuşabilseydim, şimdi neredeydik ?’’

Tabi ki kimse yaşanmamış bir geçmişte veya yaşanmayacak bir gelecekte ne olacağını söyleyemez. Ama belki, neyin olmayacağını söyleyebiliriz ? Eğer şehirler aynı kalsaydı ve o son cümleler kurulabilseydi, muhtemelen şimdi kimse kimseyi iyi hatırlamayacaktı. Sınırlar aşılacak, beklentiler yeşerecek, zamanla işler sarpa saracaktı. Bir yol hikayesi mutlu sona varmadığı zaman, yolun, yolda geçen senelerin, ve yolu kat ederken olanların bir önemi kalmıyor ve herkes birbirini yolun sonundaki haliyle hatırlıyor.

Bu yüzden, hiç çıkılmamış o yolların küçük fotoğrafları gülümsetebiliyor bizleri bazen. Ve o fotoğraflar, bakana sigara yaktırmıyor, ya da bir bira daha açtırmıyorlar.

Kategori:Biz Hayata Kaptırmışken...

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir