Aksam vakti gökyüzüne hakim olan kızıl rengin en güzelini Prag’da gördüm. Muhtemelen hayatının bir bölümünde o şehre yolu düşmüş ve bu akşam kızıllığına şahit olmuş herkes kendi adına bu yargıya katılacaktır. Her kış bittiğinde , bu kış da Prag a dönemedik diye üzülürüm, belki gelecek kış… İzmir de akşam kızıllığı konusunda fena değildir fakat benim için bu konudaki sürpriz , ve Akşam Kızıllığı Jüri Özel Ödülü’nü layık gördüğüm şehir Lefkoşa’dır.
Akdeniz’in ortasında çöl iklimine sahip bir adanın, isminin duyulma sıklığı ile doğru orantılı derecede unutulmuş bu şehrine hayatımda ilk defa 31 Aralık 2012 gecesi gittim. O zamanlar kamuflajlı tutsaklardık. Yirmili yaşların başında, hayattan tam anlamıyla zevk almaya başladığım günlerde gençliğe, hayallere ve hayata verilmiş zorunlu bir mola. Pek zor değildi, çok kolay da değildi, başa geldi çekildi.,’’ Faydası neydi ? ‘’ diye sorsalar , hala toplamaya çalıştığım yirmi dört kitap ve de defalarca şahit olduğum mükemmel tan vakitlerini söylerim cevap niyetine. Uzun tasmalı da olsa özgürlüğün ne güzel bir şey olduğunu fark edip, eve döndükten sonraki hayatım le ilgili kendime verdiğim sözleri topladığım ufak bir not defterim vardı. Aynı defterin içine aynı zamanda orada okuduğum kitapları da, sonradan yine edinip kitaplığıma koymak üzere, not ediyordum Birkaç sene önce bir yerlerden elime geçti, geçti de denmez aslında , düştü. İlgili sayfaları okurken gerçek anlamda acı çektiğimi hatırlıyorum. Otuz yaşıma dayanırken, yirmilerinin başında bir gencin neredeyse tüm hayallerinin içine sıçan tercihler yaptığımı zaten içten içe biliyordum ama kimse bu şekilde yazılı kanıtlar eşliğinde bunu gözüme daha önce sokmamıştı. İronik midir bilmem ama yine aynı çocuğun tuttuğu notlar, aynı ihtiyarın dandik beyninde ufak bir farkındalık yaratmış olabilir. İstifaları, takdire şayan üşengeçlikleri ve büyük hayat tarzı değişikliklerini sadece mavi bir not defterinin kareli sayfalarına yazılmış kendi kendine verilen sözlerin üzerine atmak, seneler sonra o değişiklikleri yapan ve yaptıran iradelere haksızlık olur , ama eğer bir kıvılcımdan bahsedeceksek o küçük defter bu işin gayet üstesinden geldi. Belki kendisine bir minnet borcu falan hissetmem gerekiyordur, hala kitaplıkta bir yerlerde duruyor.
Kaldığımız koğuşların az ilerisinde kelimenin tam anlamıyla, kesinlikle mecaz değil gerçek anlamıyla çölde bir vaha misali oluşmuş belki on metrekarelik ağaçlık bir alan, o alanın içinde de bir tane bank vardı. Akşam yemeğinden sonra, içtima aralarında herkes o bankı kapmak için yarışırdı. Bankı Ercan Havaalanı’na doğru çevirip, kalkan uçakları izleyerek; ‘’ Birileri daha bu adayı terk ediyor, biz burada kalmaya devam ediyoruz’’ diyerek hüzünlenirdik, bir de akşam kızıllığı çok güzel izlenirdi o banktan. Bu ‘’herkes gidecek de ben kalacağım’’ hissi hayatın genelinde de devam etti. Alt yapısı Pepsi içip çekirdek çitlerken inşa edilmiş bir hissiyatın ve özlemlerin sağlığından şüphe duymak oldukça makuldur.
Geceleri yatarken Yeni Türkü’nün Ağır Kapı şarkısının ‘’Aşk uyudu ranzalarda düşler eskidi gitti’’ mısraları melodisi ile birlikte geçerdi zihnimden. O seneler itibari ile beğendiğimiz kadınların fotoğraflarını elde edip cüzdanda falan taşımak halihazırda çok demode olduğundan , lakin askeri disiplin ve kurallar da o kadınların fotoğraflarına dijital ortamlardan erişim sağlayabileceğimiz aygıtları birlik içerisine sokmamıza müsaade etmediğinden hala nedenini tam olarak dillendiremediğim bir şekilde bir telefon defterine , askerden asla aramayacağım ya da arayamayacağım kadınların telefon numaralarını alt alta yazıp gitmiştim ve o numaralara bakıp bakıp hüzünlenirdim. Askerden pek çok arkadaşımı, ki içerisinde kadınlar da vardı , arayım hoşbeş ettim ama telefon defterinin malum sayfasında numarası yazanları hiç aramadım. Çünkü yüz üç erkekle birlikte aynı koğuşta yaşadığın hayatta ihtiyacın olan son şey sesi sekiz gün aklından çıkmayacak bir kadınla yapılacak on dakikalık bir konuşmadır. Onur diye bir arkadaşım vardı, asla haberleşerek görüşmeyiz ama zaman zaman İzmir’in muhtelif yerlerinde karşılaşırız. Benim iki telefon kartı bitirdiğim askerlik boyunca yanlış hatırlamıyorsam 34 tane kart bitirmişti nişanlısıyla konuşurken sonra onların hepsini zincirleyip birbirine bağlamıştı. Bir bölümünde tank manevraları ve uçaksavar atışları dahi izlediğim TSK personeli olduğum süre içerisinde gördüğüm en klas hareket kesinlikle budur. Militarizme telefon kartları ile atılmış tokat ! Sonra zaten o kadınla evlendiler, iyi de yaptılar.
Bir gün bir çocuk getirdiler ortama, yeni asker. Doğru zamanda, doğru yerde ve doğru miktarda melankoli insana iyi gelir diye düşünerek, nişanlısını özleyip duran fakat birtakım sebeplerden fotoğrafını getirmeyen bu askere ‘’Telefon numarasını kağıda yaz fotoğraf niyetine ona bak ! ‘’ diye öğüt vermiştim. Kargayı kılavuz alan çocuk işin bokunu çıkarıp tuvalete numaraya baka baka saatlerce ağlamış, kelimenin tam anlamıyla burnunu boka sokmuş. O olaydan sonra kendime başkalarına öğüt vermemeyi öğütledim, ama kendi öğütlerimi dinlemeyeceğimi bildiğim için sonrasına bölük çavuşundan rica ettim ve bana kimseye bir daha öğüt vermememi emretti sağ olsun. Emre itaatsizliğin divan-ı harbe kadar yolu olduğundan bir daha başkasına öğüt vermeyi g.tüm yemedi. Lakin, yasak olan her şey çekici değil midir ? Tabi ki dayanamadım ve terhise 9 gün kala gelen yeni askerleri etrafımda toplayıp bir mareşal edasıyla birliğimizin işeyişi hakkında öğüt yağmuruna tuttum, çünkü anarşist olmak bunu gerektirir !
Tan kızıllığı genelde sonbahar ile özdeşleştirilir. Prag için doğrudur da bu. En güzelleri sonbaharda ve hatta Ekim ayında gözlemlenir. İzmir’de genel olarak her iki baharda da, deniz kenarında şarap eşliğinde tadı çıkarılabilir. Zamanı geliyor, hazırım. Kıbrıs’ta ise yılın her günü akşam saatlerinde üzerinizde belirebilir. Doğa Ana’nın Kıbrıs tutsaklarına geçtiği bir kıyaktır bu.
İlk Yorumu Siz Yapın