İçeriğe geç

Kupa

Bilgisayarın ekranından başımı kaldırıp tavana bakarak hafifçe gerindim. Gerinmek iyiymiş, Kaygılar Kadını öyle dedi. Onu dinlerim. Başım hala tavana dönükken gözlerimi kapadım ve gün başına ne kadar çeviri yapmam gerektiğini kabaca hesapladım. Ekmek parası. Sitenin sunucu masrafları dövize endeksli ve döviz yükseliyor. Geçen gün iş gönderenlerden biriyle yaşadığım ufak tartışmayı düşündüm ve akademinin durumuna üzüldüm. Üzülürken gözlerim hala kapalıydı.  Sonra gözlerimi açtım, tavan hala yerinde duruyor. Bu iyi bir şey değil mi ? Dünya batmış olsaydı muhtemelen evimin çatısı yerinde duruyor olmazdı. Gözlerim ve başım senkronize bir şekilde yavaş yavaş önce tavandan kitaplığın masamın üzerinde duran kısımına sonra da o kısımın en önünde duran ve içinde belki de yıllardır rahatsız edilmemiş birkaç kalemin durduğu, üzerinde birbirine paralel iki mavi çizginin ve bir logonun bulunduğu beyaz ve kulplu sıcak içecek kupasına kaydı. Kahve kupası yazıp kestirip atabilirdim, biliyorum lakin ona ve potansiyeline haksızlık etmek istemiyorum. Yerimden kalktım, kupayı elime aldım. Yıllardır durduğu yerde ellenmeyen tek şeyin içindeki kalemler değil, kupanın kendisi de olduğunu kupayı kaldırdığımda gördüğüm , tozların ortasında oluşmuş düzgün yuvarlaktan anladım. Ege Üniversitesi logosuna bir saniye kadar baktıktan sonra kupanın diğer tarafını çevirdim. Orada yazan yazıyı okudum:

Ege Üniversitesi

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi

2011-2012 Mezunları

Fakülte yönetiminin masraftan kaçtığı yıllardı muhtemelen. O kadar özensiz bir mezuniyet töreniydi ki, ‘’Sizi çağırdığımızda burada duracaksınız’’ diyerek  halıfleksin üzerine koli bandıyla bir çizgi çekmişlerdi. Muhtemelen organizasyon daha fazla karmaşık hale gelmesin ve ek maliyet çıkmasın diye kupaların üzerine bölümlerin bilgisini yazma gereği görmemişler. Sonraki yılların mezuniyet törenlerinin fotoğraflarını gördüm. Onlarda koli bandı yoktu, sahne vardı. Gerçek sahne. Olsun, kupayı verdiklerinde sevindiğimi hatırlıyorum. Sürekli Holywood filmlerinde gördüğüm, kişinin çalıştığı ya da öğrenim gördüğü kurumun adının yazdığı  kupasından havalı havalı kahve içme sahnelerine pek özenirdim herhalde. O zamanlar henüz bunu bilmiyordum ama aynı kupanın üzerinde 2013 yazılı olanından senelerce çay ve kahve içecektim başka bir evde.

Güzel zamanlardı. Sonrasında da güzel zamanlarımız oldu ama o zamanlar bir başka güzeldi. Kupayı alışımı takiben mezuniyet ile askerlik arasındaki devasa bir sorumsuzluktan oluşmuş o tatlı dönem geldi.  Bu bir refleks. Herkes zaman zaman geçmişe özlem duyar ve belli bir yaşın üzerindeki herkes genelde ilk gençlik yıllarından yirmilerinin ikinci yarısının başlangıcındaki bir yerlere kadar olan süreyi kast ederek o vakitler her şeyin daha güzel olduğundan bahsederler. ‘’Bizim zamanımızda’’, ‘’bizim gençliğimizde’’, ‘’biz öğrenciyken’’.

Bu hayatın ve zamanın bir dönemine ait güzellik ve ‘’daha iyilik’’ hissinin bir bölümü elle tutulabilir ve ölçülebilir gerçeklere dayalıdır elbet. Bir zamanlar hava daha temizdi, Karşıyaka’dan denize giriliyordu, yollarda tek tük araba, o arabaların içinde tek tük insan vardı ve sebzeler daha doğaldı bunu kabul ediyorum. Lakin bir gün yine yirmi dört saatti, iğne battığında o zamanlar da kanatırdı, kadınlar o zamanlar da güzeldi. Teraziye koyup tartma şansımız olmasa da, pek çok şey bu kadar aynıyken neden o artık çok eskide kalmış günler daha güzeldi ?

Bu büyük oranda dünyanın geri kalanıyla alakalı değil insanın kendisi ile alakalı bir durum.  Yaşadıkça insanın duyularıyla algılarının arasına kirden, pastan, pislikten oluşan süzgeçler yerleşiyor ve her şeyi o süzgeçlerden geçirdikten sonra algılamaya başlıyorsun. Tertemiz suyla dolu bir bardağın öteki tarafına baktığında her ne kadar şekiller biçimlerini kaybetseler de renkler aynıdır ve mümkün olduğunca olduğu gibi yorumlayabilirsin her şeyi. Aynı tertemiz suyla o mendebur rakının kavuştuklarında oluşturdukları kirli beyaz sıvı gibi, tertemiz çocukları gaddar hayatın içine attıktan sonra, onca düşüp yuvarlanmadan sonra ortaya ne renk çıkarsa çıksın o renk artık kirlidir. Rakı kadehinin öteki tarafına baktığında gördüğün her şey artık kirli beyazdır.

Eski zamanlarda her şeyin daha güzel olması çoğunlukla öznel bir durum. Gençken, küçükken, henüz hiçbir şey yaşamamışken, kimsenin kalbini kırmamış ve kimseyi kırmamışken, henüz gözyaşı dökmemiş ve döktürmemişken elbette her şey daha saftı ve daha temizdi. Bizler öyleydik çünkü. Dünya bizim büyümemizden bağımsız kirlenmedi, biz büyüdüğümüz için kirlendi. Gözlükler kirlendi, kulaklar tıkandı, akciğerler sigara dumanıyla doldu… Biz leş gibi olmuşken dünyadan temiz kalmasını beklemek ne kadar adil ?

O dönemlere dair sorumsuzluk ya da az sorumluluk tarafı da var işin. Bunu zaten sen de biliyorsun, ay sonu geldi zaten bu konudan dolayı gerginsindir ben daha çok üzerine gelmek istemiyorum ama kredi kartı borcunun asgari tutarından biraz daha yukarısını yatırmaya bak bu dönem.

İnsanlar var bir de tabi. Dostlar var. Her şey daha temizken elbette dostlar da daha temizdi. Onların ortaklık ettikleri anılar da daha saftı bu yüzden. Bunun üzerine de çok ahkam kesmeye gerek yok. Sen de biliyorsun işte, bazıları ile yollar ayrıldı . Herkes bir yerde kendi hayatına dönmek zorunda kaldı. Bir zamanın suç ortakları artık sadece akıllı telefonlar doğum günlerini hatırlattıkları zaman akla düşer oldu.

Bazılarına yazdım bugün. Herkes mutsuz. Tesadüf müdür bilmiyorum ama yazdıklarımın hepsi İstanbul’da, hepsi mutsuz. Bunu anlayabiliyorum . Birkaç sene önce bir Kasım gecesi Alsancak’ta caminin sırasındaki meyve,sebze, çiğ köfte, adı atom ve türevleri olan meyveli – sütlü içecekler, midye dolma ve daha bir çok birbiriyle alakasız şeyi satan dükkandan midye yerken Hüseyin’e dükkan sahibi ‘’Bugün senin gibi çok müşteri geldi İstanbul’dan’’ dediğinde Hüseyin’in yarı sarhoş haliyle verdiği ‘’Tüm müşterilerin mutsuzmuş o halde’’ minvalindeki cevabında ne anlatmak istediğini, o geceden yaklaşık iki sene sonra Kadıköy’de bir yerlere yetişmek için acele eden binlerce bacağın sahiplerinin yüzlerinde görmüştüm.

Hepsinin İstanbul ile ve para ile ilgili sorunları var. Ama sadece içlerinden biri, Hamdi, ben henüz bir şey demeden ya da diyemeden, bir şey ima etmeden ya da edemeden, bunların hiç birine fırsat vermeden, işten, şanssızlıktan, kaçmayı bırak hiç gelmeyen hatta yanına bile yaklaşmayan fırsatlardan biraz dert yandıktan sonra kendi kurdu o güzelim cümleyi.

 ‘’Ama o dört seneyi yaşamanın hissi biraz hafifletiyor bu durumu.’’

Yaşadık be oğlum tabi ! Her Cuma akşamından ayrı bir ‘’Sıradan Delilik Öyküleri’’ çıkacak dört sene. Ben birinde yoktum gerçi ama olsun, uzakta olduğumda da yüzünü kara çıkarmadım merak etme. Rockkas’ın bahçesinin o kokusunu hatırladın mı ? Fıçı bira ile ucuz margarinle hazırlanmış patlamış mısır kokularının ortasından süzülen Pink Floyd melodilerini, sonra arkadan nanik yaparcasına fırlayan Emre Aydın şarkılarını ? Sen ‘’Açık ara en iyi zamanlardı’’ dediğin an burnuma vurdu o koku. Kupanın fotoğrafını gönderiyorum , ‘’Ben de yok bundan’’ diyerek üzülüyor, ben de üzülüyorum. 2009’un hatırına Spotify’dan ‘’Belki Bir Gün Özlersin’’ i açıyorum ardından. 2009 hala yüzümüzü güldürüyor, o kadar minnet borcumuz olmasın mı !

Yanlış olduğundan iyice emin oluncaya kadar tekrar tekrar verilen yanlış kararlar, yarım bırakılan hikayeler, limanından çıkamadan yakılan gemiler, hasbelkader limandan kurtulduktan sonra su alan filikalarda yıldızlara bakarken son sigaralarını içip ardından boğulan tayfalar. Al sana on sene. Yaş otuz.

Güzel zamanlardı. Sonrasında da çok, belki zaman zaman daha güzel zamanlarımız da oldu ama o zamanlar bir başka güzeldi. En çok sevilen kadınlar en güzeller değillerdir de başka türlü güzel olanlardır ya, o hesap işte.

Gel bakalım beyaz kupa, eski güzel günlerin hatırına son bir iş için seni emeklilikten alıyorum. İçinden ne içeceğime sen karar vereceksin, bu da senin daha önce hiçbir kupanın erişemediği onurun olsun.

Kategori:Biz Hayata Kaptırmışken...

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir