İçeriğe geç

İçimize Sinene Değil, İdare Edene…

Sevilen bir yerden dönünce ya da sevilen biri gidince gelen o hissiyat. Boşluk değil, aksine haddinden fazla dolu, rutubetli, tamamen karanlık olmasa da loş. 

İlk ne zaman kaybettin? 

Hayata fırlatıldığımda? 

Onu geç, o genel geçer bir cevap. Sen kendi hayatını düşün. İlk ne zaman kaybettin?  

21 yıl önceydi. Sünnetimden önce dedem adetten yanıma gelip ne istediğimi soracaktı. O zamanlar, hatırlıyorum, Playstation istiyordum çok. Annem daha önce yanıma gelip “Deden geldiğinde bir şey isteme, canınızın sağlığı yeter de” dedi. Yeni dünyanın sürekli daha fazlasını isteme, daha fazla tüketme hırsı üzerine kurulduğu bir dönemde bana bir şey istememeyi öğrettiler. Belki de ilk o gün kaybettim. 

Üzülecek çok şey var. Ve konuşulacak. Ve düzeltilecek. Suçlanacak da çok şey, çok kişi var. Hepsine kendimizden başlayacağız. Konuşmaya, düzeltmeye, üzülmeye ve suçlamaya. Belki o zaman o boşluk dolar, belki ölene kadar yerli yerinde aynı kalır. Bilmiyorum, hiç bilmedim, galiba asla da öğrenemeyeceğim. Zordu her şey, bir bakışta anladım. Benim değil, başkasının bana bakışında. Korkmuştu, “Neden böyle oldu?” diye sordu. “Ben de 31 senedir bunu soruyorum ama hala bir cevap bulamadım” dedim. Doktor güldü. Dalga geçercesine değil, samimi bir gülüş. Afili bir cevap vermek istemiştim aslında, yoksa 31 senedir değil son birkaç senedir soruyordum bunu sadece. Tabi ki şimdi kastettiğim anlamıyla son birkaç senedir. Yoksa insan beşikten mezara kadar daima bir şeyleri merak eder, bir yerlerde aklına ölüm düşer, ondan hem korkar hem onu merak eder. Kaçınılacak bir şey değil bu, hayvanın tabiatı.  

Eski arkadaşlarının “başarılarının” konuşulduğu, iyi niyetli ama patavatsız arkadaşların şaka amaçlı “Sen ne oldun?” diye çulsuzluğunla kafa bulduğu, herkesin unvanına, cebine, mesleğine göre değerlendirildiği garip masalar, garip hayatlar, garip bir yaşam. 

Başarının göreceliği ile ilgili bir şeyler yazmıştım geçen sene, yayınlamadım. Züğürt tesellisi gibiydi biraz, biraz da ben hazır değildim. Bir yerlerde duruyor, bir ara tamamlayacağım. Biraz daha zamanı var, biraz daha beklemem gerek. Aslında konuşacağın zaman önce öfkenin, hüznünün geçmesini beklemen gerekir, yazacağın zaman ise tam tersi. Sıcağı sıcağına yazman lazım yoksa kaçar gider. Karanlıkta kaybolur, bir daha bulamazsın. Zaten yazı söz gibi ana ait değildir çoğu zaman. Bir süreçtir, süzgeçtir. Yazmaman şeyleri yazdıysan geri dönüşü vardır, eğer geri dönmek istiyorsan.   

Derimiz kalınlaştı bizim. Eskiden güneşte yanınca kızarıklığı da acısı da bir hafta geçmezdi. Artık ertesi sabaha hiçbir şeyim kalmıyor. Her yerimiz köseleye döndü. Ruhumuz da.   

Tüm İkinci Dünya Savaşı filmlerinde gökyüzünün renginin aynı griden olması gibi, o yıllarda farklı, kendine özgü ve sabit bir rengi vardı Bornova’da gökyüzünün. Belki de her şey aynıydı da o zamanlar, biz renk körüydük. Ya da renkler cidden güzeldi de biz şimdi renk körü olduk. Tam 5 sene sonra kampüsüme gittim. Pandemiden ötürü ortalık sakindi. Önce hazırlık senesini okuduğum binaların oraya gittim, bir banka oturdum. Şöyle bir arkama yayıldım ve ağaçların arasından gözüken gökyüzüne baktım. Ortalıkta sadece cırcır böceklerinin sesi vardı. 1 kilometre arkamda hastane, 1 kilometre solumda Manisa kavşağı. Ölümün, hüznün, sinirin ve keşmekeşin tam ortasında, hepsinden bir o kadar uzağım. Anıları, geçen yılları düşünüyorum, yüzüme kocaman bir gülümseme gelip yerleşiyor.  

  Sonra fakülteme gittim. Yeni bir kafe açılmış, bir kahve alıp eski binama karşı oturdum. Ben suni yapıların, doğal manzaralara nazaran beni daha az mutlu edeceğini düşünmüştüm hep. Okuduğum, kişiliğimin oluşmasında büyük pay sahibi olan, hayatın bir kısmını, kadınların birazını tanıdığım binama bakıp kahve içerken bunun daima böyle olmak zorunda olmadığını fark ettim. Huzur buldum bugün yine geçmişte. Çok iyi geldi kampüs. Kahvemi içerken tam karşımdan uzun boylu, uzun ve turuncu saçlı bir kız geçti. Fuliş’i hatırlayıp gülümsedim. Ölene kadar Bornova’dan kopamayacağım. Nasıl ki tıpkı Kafka’nın dediği gibi Prag asla gitmeme izin vermedi, aynı şekilde Bornova da vermeyecek.   

Tanıdığım yaşlı, hasta ve ölmek üzere olan bir adam vardı. Ölmeden önce son kez görmeye gitmiştim. Oğlu Bornova’ya götürmüş eski bir arkadaşını son kez görmesi için.  

“Elli senedir Bornova’yı görmemiştim çok değişmiş, tanıyamadım.” dedi. 

Bahsettiği elli sene boyunca yaşadığı ve sonunda öldüğü ev ile Bornova arası 15 kilometreydi. 

Elli sene. On beş kilometre. 

Eskiden yaşlandıkça dünyaya dair algımın genişleyeceğini düşünürdüm hep. O gün anladım ki algın genişlese de yaşlandıkça insanın fiziksel dünyası küçülüyor. 

Bu da içime sinmedi ya, ne yapayım? Artık buralarda hayat böyle, içimize sinene değil idare edene razıyız. İnsanda da, eşyada da, yazıda da. 

Kategori:Biz Hayata Kaptırmışken...

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir