Arabamın ön camına çiseleyen yağmurun taneleri vuruyor. Yola çıkar çıkmaz çiselemeye başladı, zaman zaman hızlandı ama yol boyunca sadece bir, bilemedin (evet, sen bilemedin) iki defa silecek ayarını en düşüğün bir yukarısına getirmeyi gerektirecek kadar şiddetlendi. Dikiz aynamdan bakıyorum, bir fırtına beni takip ediyor. Aynı “The Hateful Eight” filmindeki gibi, beni kovalayan bir fırtınadan arabayla kaçıyorum. Bir fırtınadan, dünya üzerindeki en güzel yerlerden birine, o yerde gönüllü olarak mahsur kalmak için kaçıyorum. Kaçıyorum, kaçaken fırtınanın kaçtığım şeylerden muhtemelen sonuncusu olduğunu düşünüyorum.
Yol kıvrılıyor, eğiliyor, bükülüyor. Ve ben ansızın kaçtığım fırtınayı karşıma alıyorum. Bomboş yolda, herkes meskenine çekilmişken ben, kaçtığım fırtınaya doğru ilerlemek zorunda kalıyorum. İlahi bir an, mistik bir karşılaşma gibi, senelerdir kaçtığım bir hesaplaşmaya gider gibi, sağ ayağım gaza bir yudum daha yükleniyor. Acele etmek zorundayım, çünkü arabamın kronik bir sorunu var. Yağmur beni ürkütmez lakin eğer bir su birikintisinin içinden geçip bujileri ıslatırsam arabam bujiler kuruyana kadar çalışmayacak. Ve benim zaman kaybetmeden her şeyden kaçıp Yeniliman’da mahsur kalmam gerek.
Acele etmem gerek, aynı zamanda dikkatli de olmalıyım. Çünkü şehre son yağmur dört ay önce yağdı. Bu, ilk yağmur. Bu şehirde ilk yağmurlar tehlikelidir. En şiddetli sel felaketleri, en büyük ayrılıklar ve en beklenmedik trafik kazaları, bu şehirde, hep bu ilk yağmurun zamanında gerçekleşir. O yüzden herkes kendi felaketine göre gardını almak zorundadır.
Varıyorum, yağmur çiselemeye devam ediyor ama rüzgar şiddetini arttırmış durumda. Kendimi karavanıma attığım an elamet kopuyor. Bir an beni buraya yetiştirip dışarıda kalan arabam için üzülecek gibi oluyorum, sonra onun canlı olmadığını fark ediyorum. Bu aralar kafam biraz karışıyor. Bir kahve demliyorum, dışarıda yer gök birbirine giriyor, ben gülümsüyorum. Bazı şeyleri doğru planladığım için kendimi takdir ediyorum ve uzun zamandır ilk kez şansın yanımda olduğunu düşünüp daha da kuvvetli gülümsüyorum.
Yağmur diniyor, gökyüzü hala puslu. Hava serin. Aylar sonra üzerime ilk kez uzun kollu bir şey alıp lokantaya iniyorum. “Dışarıda oturmak istiyorum, tekrar yağar mı?” diye soruyorum garsona. Şöyle bir süzüyor beni, “Sen otur, yağarsa içeri alırız” diyor.
Rakımı dolduruyorum, hafiften bir üşüme geliyor, bu his hoşuma gidiyor. Puslu havaları, yağmurda hafifçe üşürken içilen rakıları ve uçsuz bucaksız denizde tek başıma yüzmeyi seviyorum. Rakımı içtikten sonra yüzmeye tam o an karar veriyorum. Etrafımı kediler ve bir tane köpek sarıyor. Balığın etini kendim yiyorum, kılçıkları kedilere, derisini köpeğe veriyorum. Hukuk güçlünün adaletidir ve ortamdaki en güçlü bu sefer benim. Kendimce canlıların cüssesine göre bir terazi kuruyorum. Aklıma askerlik geliyor. Orada da uzun boyluların kafasının çalıştığına dair bir inanç olduğunu ve her işe uzun boylu askerleri koşturduklarını ama günün sonunda herkesin aynı yemeği yediğini anımsıyorum.
Denizden çıktıktan sonra bir kahve daha demliyorum. Balığa çıkan tekneleri gördüğüm an fırtınanın gece bir daha, en azından bu civarlarda, patlamayacağını anlıyorum. Çünkü balıkçılar en kadim meteorologlardır. Gerçekten de hava on beş dakika sonra açıyor. Muazzam bir kızıllığa bürünüyor. Şehrin hava değişimlerine alışkın olsam da bu kadar ani bir değişime şaşırıyorum. Kurduğu tek bir paragrafın içinde birbirini takip eden iki cümlenin ilkinde iç organlarımı paramparça edecek kadar gaddar, diğerinde ise saliseler önce sebebi olduğu kederi anında buharlaştıracak kadar şefkatli bir kadını bir anımsıyorum. Muhtemelen burada yüzüm biraz buruşuyor, aynaya bakmadığım için bir şey söyleyemiyorum.
Hava kararıyor, önce Midilli hemen ardından da Ayvalık ve Dikili üzerindeki bulutların içi kıpkırmızı bir renk ile patlıyor. Fırtına kuzeye ilerliyor. Başka diyarlarda başka insanlar fırtınadan ve belki de fırtınayla birlikte pek çok şeyden kaçmak için gaza yükleniyor, balıkçılar gökyüzüne doğru sövüp evine dönüyor. Ben ekranında kuş boku kalıntıları olan bilgisayarımda bunları yazmaya heves ediyorum. Karaburun’da elektrikler kesiliyor, yıldızlar parıl parıl parlıyor. Uçsuz bucaksız karanlığın içinde tek başıma oturuyorum. Uzun zaman sonra ilk kez bu kadar mutlu olduğumu fark ediyorum.

İlk Yorumu Siz Yapın