İnsanda da bu böyle, eşyada da. Eskinin yerine yenisi geldiği vakit, eskimiş olan vaktinde sağladığı tüm faydalar ve yaşattığı tüm güzellikler ile birlikte atılıyor, eskimiş olan ile ilgili hatırda sadece yaşatmış olduğu sıkıntılar kalıyor. Ve takip eden zamanda da, hep bu sıkıntılar ile hatırlanıyor eski insan, ya da eşya.
Şimdilerde biraz daha çabuk eskiyor her şey, eskiye nazaran. Anlaşılabilir bir durum, günümüzün tüketim alışkanlıkları göz önüne alındığında. Ama anlaşılır olan, aynı zamanda kabul edilebilir olmak zorunda mıdır daima ?
Değildir elbet. Galiba ben de kabul edemedim. Eskiye ve eskimiş olana dair bir ilgim oldu hep geniş bir yelpazede. Eski filmler, şarkılar, klasik arabalar, plaklar, ikinci el kitaplar, yaşlı insanların hatıraları, eski radyolar… Bu tabi ki yeniyi ve teknolojik olanı reddetmek değil, daha çok eskiyenin unutuluşuna tepki göstermek.
Ama eski günlere, zamanlara duyulan özlemin nostalji merakı ile pek alakası yoktur. Bu bütünüyle başka bir şey.
Bu bir farkındalık her şeyden önce. Gelecek günlerin, geçmişte kalanlardan daha iyi olmayacağına, en güzel günlerin yaşanıp bitmiş olduğuna ve her yaşın kendine has ayrı bir güzelliğinin olmadığına dair gizli bir farkındalık. Gizli çünkü bunu dile getirmeniz istenmez, dile getirirseniz derhal reddedilir, konu değişir, yokmuş gibi davranılır.
Bu farkındalığın kardeşi umutsuzluk, kayınbiladeri korkudur. Tek kesin olanın kavga ve mücadele olduğu belirsiz bir gelecekle ilgili hissedilen korku ve umutsuzluk. Herkeste var bu. Kimi zaman zaman hisseder bunu, kimi her zaman. Kimi ara ara düşer bu çukura, kimi ömrünü bu çukurda harcar. Geçmişe takılı kalmak, sürekli orada yaşamak, bugünü ıskalamak, geleceği planlayamamak iyi bir şey değil elbette. Ama o günler hiç yaşanmamış gibi davranmak daha da kötü.
Bugünlerde daha sık düşünüyorum bunu. Yirmili yaşlarla ilgili genel kanı, yirmilerin başında yapılanların ve yaşanan hayatın, yirmilerin sonunda olduğumuz insanı yarattığı yönündedir. Bence yapılanlar ve yaşananlar kadar, o senelerde yapılamayan ve yaşanamayan da bizi yaratıyor. İçte kalanlar, söylenemeyen sözler ve hatta tutulamayan eller. Çünkü yıllar sonra bu yaşanmamışlıklar çıkışı zorlamaya başladığında insan ‘’yaşından beklenmeyen’’ kararlar verip, ilginç işler yapıyor. Sahip olduklarına şükretmesi beklenen insan, sahip olduklarının yetersiz ve hatta sahip olmayı hiç istemediği şeyler olduğunun farkına varıyor. Zaten bu şükür etme hadisesi başlı başına sosyologların ve psikologların ayrıca incelemeleri gereken bir başlık.
Erkeklerin kadınlara nazaran daha geç olgunlaştığı söylenir genelde. O konuda bir şey diyemem ama, ben insanlığın geneline ve hayvanlar aleminin bir kısmına nazaran daha geç olgunlaştığımı kabul ediyorum. Keza, daha önce geç öğrenenlerden olduğumu ısrarla ve tekrarla belirtmiştim. Olgunluğun ön şartlarından biri değişimi ve yeniyi, sevilmeseler bile varlıklarını kabul etmektir. Eskide kalma eğilimimi geç olgunlaşmama bağlamaya çalışacaktım ama yapamadım, affedin. Gidiyorum.
İlk Yorumu Siz Yapın