İlkbahar iyi çocuk ama çevresi kötü. Yaz geliyor. Havalar ısındı, günler uzadı. Hiç sevmiyorum. Parklar ve Bahçeler Genel Müdürlüğü’ne bağlı alanlar ile sahiller akşamları kalabalıklaşmaya başladı. İnsanlar da haklı, kimseye ‘’S.ktirin gidin başka yerde ailenizle keyifli vakit geçirin, bütün kış buraların ayazını ben çektim.’’ demeye hakkım da yok niyetim de.
Lakin başka bir karanlık ve sakin yere göç etmem gerekiyordu artık. Karanlık, dünyanın dönüşü ile ilgili kadim bir olay olduğundan eninde sonunda ona kavuşacağım da, kalabalıktan uzak yerlerin sayısı giderek azalıyor. ‘’Başarılı formül değişmez’’ diyerek bir süre apartmanın terasını zorladım fakat aradığımı bulamadım. Yeni taşınan komşularımız ile birlikte apartman genelinde artan genç nüfusun ve ısınan (güzelleşen değil) havaların etkisiyle terasın çehresinin değiştiğini ve giderek kalabalıklaştığını gördükten sonra artık oranın da benlik olmadığını kabul etmek zorundaydım.
Apartman sığınağına girmek için gerekli olan akrobatik hareketleri başarılı ve sessizce tamamlamak için çok üşengeç, biraz göbekli ve genelde sarhoş olarak döndüğüm için apartmana, orası da ihtimal dışı. Geriye sadece otopark kalıyor. Daha önce belirtmiştim, Sarhoşken araba kullanmam ama cebimde daima bir anahtarı bulunur ihtiyarın. Abuk subuk bir halde eve girmeden önce, bir süredir yaptığım son şey iki şişe bira ile karanlık otoparka inip kendimi ihtiyarın şefkatli koltuklarına bırakmak oluyor.
Bu gece de öyle bir geceydi. Nispeten yorgun bir gece, otoparkta iki bira, eve dönüş. Dolaba gittim ve alt rafta nereden geldiğini bilmediğim bir şişe Efes Malt buldum. Açıp bir bardağa doldurdum, bir yudum aldım ve Tuborg Gold’un daha iyi olduğuna karar verdim yine kendi naçizane damak zevkime göre. Biraz Kazım Koyuncu dinleyip bardağı dibine kadar kovaladım. En sonda kalan bir parmak biraya bakarken aklıma bir fikir geldi ve mutfağa gittim. Dolabı açtım, votka şişesini buldum ve şişenin sonunda kalan 1,5 – 2 parmak votkayı bardağa boşalttım. Votka şişesinin yanında yalnız ama özgür duran maden suyu şişesini sonra değerlendirmek üzere kenara aldım. Üst raflarda yarım bir limon bulup bardağa sıktım. Daha doğrusu sıkmaya çalıştım. Hayatımda bu kadar inatçı bir limon görmemiştim sanırım daha önce. Tüm zorlamalarıma rağmen limon belediyenin su işleri ile sorumlu kurumunun, işine duygularını karıştırmayan bir elemanının vakitsizce işlevini kestiği bir vanaya bağlı musluk misali damlamaya bile niyetli değildi.
İçinde hala yarım limonu tuttuğum elimi; eski S.S.C.B ülkelerinin herhangi bir tanesinin başkentinin herhangi bir gotik mimariye sahip binasının alt katının dış cephesine yapıştırılmış bir komünizm propagandası posterinin üzerindeki yumruk figürünü aratmayacak şekilde, ve hatta kıskandırırcasına sıkarak hatırı sayılır miktarda limon suyunu bardağa yolcu etmeyi başardım. Biraz önce gözüme kestirdiğim maden suyunu da, bardağın içerisine boca ettim, ve elde ettiğim karışımı burnuma doğru götürüp kokladım.
Eğer bir cennet varsa, havası böyle kokuyor olmalı. Çok iyi tanıdığım ama aromasını tarif edemediğim tatlı bir koku. Şehirler arası bir yolda bir anda karşımıza çıkan isimsiz benzin istasyonlarında satılan ucuz araba kokularının aromasına benziyor. Çok garip, daha önce defalarca yaptığım klasik bir karışım ama bu koku ilk defa çıkıyor. İki ihtimal geliyor aklıma; ya bardağın dibinde kalan bir parmak bira bir şekilde bu kokuyu verdi ya da doğru düzgün temizlenmemiş bir bardağın dibinde kalan deterjan artıklarını da kokteylime dahil ettim.
Önemli değil, içtim ve başıma bir şey gelmedi. İçerken aklıma, adına ‘’koku hafızası’’ denen, evrimin, yaradılışın, yaradanın, evrenin, adına ne derseniz deyin onun, insana monte ettiği en güzel, en nimet, en lanet, en uysal ve en or.spu çocuğu his ve kabiliyet geldi.
Bilim insanları DNA’ aracılığıyla, takip eden nesillere anıların aktarıldığı teorisinin üzerinden zaman yolculuğunu, en azından ilk etapta yine teori üzerinde, mümkün kılmaya çalışıyorlar. Bence derhal bu çalışmanın bir yerlerine koku hafızası da yedirilmeli. Beyin ve zihin denilen problemli kardeşler, nasıl bir kodlama yapıyorlarsa içeride, herhangi bir koku bir anda herhangi bir zamana ve mekana götürebiliyor insanı.
Sofraya konulan bir kase ev salçasının kokusu 20 sene öncesine ait bir babaanne mutfağına, terli bir gömlek kokusu işten yeni dönen baba ile öpüştüğün o gecelere, çarşıda yürürken yüzüne bir lokantanın açık penceresinden çarpan yağ kokusu Orta Avrupa’da bir şehrin taşlı sokaklarına, otobüste ansızın burnuna vuran bir parfüm kokusu diğerleri gibi artık geçmişte kalan bol gülüşmeli ve sarılmalı senelere götürür insanı.
Torununu ilk kez koklayan bir anneanne kızını doğurduğu günü anımsar bebek kokusunda. Şirketin verdiği yeni arabasının içine ilk kez binen bir müdür annesinin aldığını hatırladığı ilk oyuncağı bulur plastik kokusunda. Saç rengini değiştiren sevgisine sarılan bir adam, vaktiyle saçlarını boyamış başka bir kadına sarılışını arar kimyasal boyanın kokusunda.
Dikkat edin, kışın nezle olup burunları tıkanan insanlar sadece nefes değil duygu yoksunluğu da çekerler.
İlk Yorumu Siz Yapın