Serin balkonumdan karanlık gökyüzüne bakıyorum ve dudaklarımdan fısıltı halinde “Biz zaten yıllardır karantinada yaşıyoruz.” cümlesi dökülüyor Anadolu Caddesi’nin gri asfaltına. Sigara içseydim eğer, bir tane yakardım. Onun yerine içeri giriyorum, sokağa çıkma yasağı için sakladığım şarabımı ve İsviçre çakımı alıp balkona geri dönüyorum. Şarabın mantarını kusursuz bir efekt ile açarken düşünüyorum; “Dört vakittir görmemişsin, boş bir sokakta yürürken, çöplükten fırlayan bir sokak kedisi gibi apansız karşına çıkıveriyor. İkinizin de suratında maske, onun ellerinde bir de yarı dolu Migros torbası var. “S.kmişim tüm sosyal mesafeleri” deyip sarılmaz mısın?”
“Herkes, kalbinin derinliklerinde, dünyanın sonunun gelmesini bekliyor.”
Çevirmeni Türkçeye nasıl çevirdi bilmiyorum, Haruki Murakami’nin bu sözünü İngilizceden ben bu şekilde çevirdim. Bunu bekleyenler için üzgünüm ama dünyanın ya da insanlığın sonu henüz gelmedi.
Biraz kızgındık aslında ve ağzımızdan öfkeyle çıkmıştı kelimeler. Aslında istediğimiz dünyanın batması ya da medeniyetin yok olması değil, dünya içindeki kahrolası bazı düzenlerin yıkılmasıydı. Hayvanlara ve garibanlara daha iyi davranılması gibi, zenginlerin artık o kadar da zengin olmaması, bizim de biraz daha paramızın olması gibi temel, basit ve daha az bencil şeylerdi istekler. Kabul edelim, karanlık sokaklarda tahta masaların üzerinde bira içerken, eski sevgilileri özleyecek kadar sarhoş olduktan biraz sonra bazılarımız içten içe hayalini kuruyorduk bunun: “Bir şey olsa ve dünya tepetaklak gelse”. Havalarından geçilmeyen koca götlü CEOların ellerinde çomakla ateş yakmaya çalıştıklarını, sonunda yeteneğin ve başarının mekanın şartlarına bağlı göreceli şeyler olduğunu anladıklarını görmek istedik gizli gizli. O yüzden, bunu asla dillendirmeyecek olsalar da, içimizde sayıların artmasından utançla karışık garip bir haz duyanlar var. İşte onlar, içten içe dünyanın sonunun gelmesini bekleyenler. Gelmedi. Bu, o değil. Eğer insanlık tarihini bir güne sığdırabilseydik, bu başımıza gelen sonuncusu 45 saniye önce gerçekleşmiş bir olay, bir salgın. Tarihin akışında gayet olağan, bizim ortalama seksen senelik ömürlerimiz içinse olağanüstü bir hadise. Her kuşağın bir felaketi var, bizimki de bu. Ama yine de yüz binlerce yıllık insanlık tarihinde kıyametin size denk geldiğini düşünmek istiyorsanız, bununla avunabilirsiniz. Bir arzuyu diğerinden değersiz kılan nedir ki?
Evet, istediğimiz tam olarak bu değildi ama belki de ihtiyacımız olan buydu. Bir tehdit. Yaşadığımız hayatı sorgulatacak bir tehdit. Hani hep dediler ya “Her kriz aslında bir fırsattır.” diye. Belki de bu krizin fırsatı sakin odalarımızda, artık eskisi kadar kaotik olmayan ofislerimizde ve müşterisiz dükkanlarımızda oturup bugüne kadar hayatımızı nasıl, ne uğrunda harcadığımızı; değer verdiğimiz ve uğrunda kavga ettiğimiz şeyleri, Cioran’ın tek cümlede harika bir şekilde ifade ettiği gibi “Ömrümüzü nerede tükettiğimizi” sorgulamaktır. Tüm bu çılgın günlerin sonunda hastalık bizi deviremese de asıl ölüm bu sorgulamayı yapmamaktır.
Evet hepimiz, ya da çoğumuz “bir şey” olmasını bekliyorduk ama o “bir şeyin” bu formda olmasını beklemiyorduk ve o yüzden biraz korktuk. Gördüklerimizden ürktük. Çünkü karanlık sokaklarda, tahta masaların üstüne bira içen o çocukların derdi kimsenin ölmesi değildi asla. (Bilmiyorum, belki birilerinin ölmesini istemişlerdir ama bunun tüm yaşlılar olduğunu sanmıyorum.) Ne dilediğimize dikkat etmemiz gerektiğini, hayallerin gerçekleşmesinin daima öngörülemeyen sonuçlarının olacağını ve bu sonuçların ürkütücü olabileceğini anladık. Artık çoğumuz kokuşmuş da olsa istikrarı ve düzeni kaosa tercih ediyoruz. Karanlık sokaklarda bira içenler bile! Çünkü bilinmezden ve krizden korktuk.
Ben değil… Bakmayın birinci çoğul şahıs eki ile yazdığıma ben sizden değilim aslında. Onlardan da değilim. Eğer şu an şurada bunu okuyorsan beni tanıdığını düşünüyorum. Az çok biliyorsun zaman zaman paranoyaya kayan sert bir realizmin arkasına sığınmış iflah olmaz bir hayalperestim ben! Asla boş yere umut etmedim. Umut konusunda biraz Nietzscheci oldum hep. İşkenceyi uzattığına inanırım. O yüzden verilere göre hareket ederim. Peki hayalperestlik nerede? Eğer veriler umut vericiyse işte o zaman çok pis umut ederim… Tüm dünya çılgına dönerken içine düştüğüm huşunun bedelini daha önce ödedim ben. Reddetmedim, umut etmedim, muhabbetten uzakta masanın en köşesinde tek başıma oturdum bazı zamanlar. Her şey yolundayken çektiğim ızdırabın karşılığı olarak, yoldaki her şey birer birer şarampole yuvarlanırken içimde saçma bir güven duygusu ile kırmızı ve yağmurlu geceyi izlerken geceden daha kırmızı şarabımı içebiliyorum… Belki de hayatımda ilk kez bir olay, her ne kadar öyle olmasını istemesem de öngördüğüm şekilde ilerliyor. Tamam, kendime haksızlık etmeyeyim, ilk kez değil lakin yine de çok az kez.
Dünya sona ermeyecek, medeniyet çökmeyecek ama bildiğimiz anlamıyla pek çok şeyin değiştiğini göreceğiz. Sınırlar, ülkeler, devletler, şirketler, hisse senetleri, borsalar bunların hepsi gerçekte var olmayan, insan zihninin ürettiği ve insanlar değer verdiği için değerli olan olgular. Göremediğimiz ama bunları okuduğunuz ekran kadar gerçek olduğunu bildiğimiz bir virüs geldi ve bunların hepsini hallaç pamuğu gibi attı. Tüm sistemlerde algılar önemlidir ama Kapitalizm gerçeklere nazaran algının en önemli olduğu sistemdir. Virüs bedenlerden önce algılara saldırıp sistemi krize soktu. Bundan sonra ne olur bilinmez. Tedavi aşamasında ve ülkelerin maruz kalacağı ekonomik boyutlar bağlamında zenginin bir şekilde kendini yine kurtaracağı ama işin hastalığa maruz kalma boyutuna maddi imkanların pek bir avantaj sağlayamadığı, aksine bu imkanlara sahip insanların daha mobilize bir hayat tarzına sahip olmalarından ötürü “zenginliğin” dezavantaj olduğu ilginç bir fenomen. Elit ve nispeten izole bir yaşam süren insanlar bile kendilerini koruyamıyorlar. Batı’da olayın bu boyuta ulaşmasının nedenlerinden biri de Neo-liberal kapitalist kültürün pompaladığı geleceğin bugünlere nazaran daha iyi olacağına dair umudun, bu toplumlarda “Bize bir şey olmazcılık” kisvesinde bir reddedişçilik şeklinde vücut bulması ve bundan dolayı önlemlerde geç kalınması. Reddedişçilik, insanın en eski ve en temel savunma mekanizması… Özellikle şu dönemde tanık olduğumuz devlet otoritesinin insanları kolektif önlemler almaya teşvik edememesi, en basitinden evden çıkmamaya bile ikna edememesi gibi durumlar bu hadiseler geçtikten sonra Neo-liberal toplum yapılarının handikapları üzerinde tartışmalara yol açabilir. Bkz: Fransa’da kalabalık ortamlarda hastalığın yayılmasını engellemek amacı ile seyircisiz oynanma kararı verilen spor müsabakasında binlerce kişinin stat önünde sıkış tepiş tribün yapmaya çalışması. Otoriter rejimlerin insanlara tekrar cazip geldiğini görebiliriz. Küreselleşme karşıtlığı, yabancı/göçmen düşmanlığı gibi olguların bu dönemde tekrar yükselişe geçtiğini görebiliriz.
Kimse işin dibini göremiyor. Ama şu kesin ki her koşul kendi normallerini ve kendi etik kurallarını yaratır. Belki yeni normalleri eskisinden daha çok severiz kim bilir? Belki de yeni düzen, her fırsatta büyük küfürler ettiğimiz eski düzeni mumla aratır. Belki de hiçbir şey değişmez. Belki, bugün kimsenin sahip çıkmadığı, ücretli izin hakkından mahrum bırakılan milyonlarca emekçi çalıştıkları şirketlerin onları çıkarmadıkları ücretli iznin binde biri maliyetine verecekleri bir “motivasyon eğitiminin” gazına gelip bugünleri unutur. Unutmasa dahi sineye çeker. Göreceğiz…
Neyse özür dilerim. Burayı bu işler için kullanmak istemiyorum kendimi kaptırdım. Diplomamda yazan “Uluslararası İlişkiler Uzmanı” unvanımın hakkını Twitter’da vermeye devam etmek istiyorum. Burada başka şeylerden konuşalım. Reel-politik ile ilgili ne diyeceğimi merak ediyorsan eğer, blogun ana sayfasında sol üstte içi viski dolu çay bardağı fotoğrafının altında bir Twitter simgesi var. İşte oradan bana ulaşabilirsin. Hizmette sınır yok, siz değerli okurlarımız için her şeyi düşündük…
II. Dünya Savaşı ve sonrasındaki ortam Fransız varoluşçuluğunu şekillendirmişti. Bu salgının ve ekonomik sonuçlarının ileride felsefi bir akıma yön vermese de en azından bu sürece maruz kalan neslin hayata ve sisteme dair olan algısını olumlu manada değiştireceğini umuyorum. Belki yeni yazarlar çıkarır? Ah, tembellikten pinekleyip yazmak istediğim şeyleri yazmayı ertelemeseydim belki de bu salgın döneminin yıldız çocuğu ben olacaktım! İnanır mısın, tam bu döneme uygun çok güzel metin tasarılarım vardı heybemde. Neyse artık çok geç, darısı başka felaketlerin ve gerçekleşecek başka paranoyalarımın başına…
Yeni felsefi ve edebi akımlar başlatmasa bile bu dönemin bir neslin hayatında travma olacağı bir gerçek. Ve gelecek nesillerin hayat tarzını bu travma şekillendirecek. Birçok insan bu travmanın etkisinden kurtulamayacak, birçoğu da hayatları boyunca burada biriktirdiği travmalarının arkasına saklanacak. İleride bar taburelerinde tek başıma otururken, bu genç sarhoşlar bana yaşamın güzel olup olmadığı ile alakalı sorular sorduğunda verecek cevaplardan ziyade verebileceğim bir örnek daha var artık. Onlara diyeceğim ki; “Her yerden ölüm haberleri geliyordu ve hastalık en çok yaşlıları vuruyordu. Tüm ısrarlara ve çabalara rağmen yaşlılar evde kalmayı reddediyordu. Sanki görülebilecek her şeyi görmüşler de zaten fazlasına hiç hevesleri yokmuş gibi davranıyordu hepsi ‘Öleceksin’ diyorduk onlara ve cevaben gülüyorlardı sadece. Dünyanın daima ne kadar boktan bir yer olduğunu işte o zaman idrak etmiştim!”
“İhtiyara bizden bir viski.” diyecekler. Yani umarım derler.
“Belki de hiçbir şeyin artık daha iyiye gitmeyeceğini biliyorlar ve zirvede bırakmak istiyorlardır?”
Kimse sormayacak bunu, ben kendi kendime soracağım, çocukların ısmarladığı viskiyi içerken. “Şanslı or.spu çocukları.” diyeceğim. “İçine düştüğümüz bu rezaleti görmek zorunda kalmadılar.”
Yaşı hatırlamaya yetmeyenler “Nasıldı?” diye soracaklar. “Dünyanın ve doğanın intikamı gibiydi.” diyeceğim uzaklara bakarak bu tarz mistik hadiselere inanmamama rağmen, ikinci kadehi ısmarlatmanın peşinde koşacağım. Çünkü çok film izledim. “Ona en büyük zararı veren nesilleri ortadan kaldırdı, masum çocukları bağışladı, her şeyi yeniden kurgulamaya yetkin olan bizlere mesaj verdi.”
“Bak bak ağızlara bak, virüs değil Sicilya Mafyası mübarek!” demeyecekler elbet bana olan saygılarından dolayı. Çünkü ben bir savaş gazisiyim… “Savaşın sonunu sadece ölüler görür.” diyen kimdi?
“İnsanlar yalnızlığı sever, yalnız bırakılmayı sevmez” minvalinde bir şeyler yazmıştım Şubat ayında buraya. Şimdi yüz yüze kaldığımız şey o. Zorunlu yalnızlık. Biz alışığız be değil mi? Daha uzun dayanırız sanki? Ve bu iyi bir şeymiş gibi avuturuz kendimizi.
İzmir’e yağmur yağıyor, şehirde salgın var, bulutlar kırmızı, hemen hemen her şey boktan ve ben şarap içiyorum. Çok sevdiğim bir arkadaşımın bugün doğum günü ve o da okyanusun ta öbür tarafında karantinada. Herkes için zor zamanlar.
Bunu yapmak iyi geldi, belki yukarıda bahsettiğim heybedekileri medeniyet çökmeden ufak ufak dökerim buraya.
Sağlıcakla.
İlk Yorumu Siz Yapın