İçeriğe geç

Birtakım Sonbahar Anıları

Hatırlıyorum bundan bir süre önceydi ve güzel başlamıştı hafta sonu, eğer hafta sonlarının cumadan başladığını kabul edersek. Eylül’ün ilk cuması değildi lakin benim kriterlerime göre sonbaharın ilk cuması sayılırdı. Gri, bulutlu, serin ve en güzeli de yağmurlu, kısacası mükemmel bir cuma sabahına uyanmıştım. Günden beklentilerim basitti. Taze kahve demleyip balkonda pinekleyecektim ve bir şeyler okuyacaktım. Bütün bunlar olurken bana eşlik etmesi için televizyondaki radyo kanallarından birini açmaya karar verdim. Radyoları hala severim. Şarkıları seçemediğim, sırada hangi şarkının geleceğini bilmediğim o nostaljik kaos.

Televizyonu açtım. En son izlenen kanalda bir çeşit sabah magazini programı vardı ve günümüzün halayları ile popüler bir türkücüsünün eskiden milli bir futbolcu olduğundan bahsediyorlardı. Televizyonu kapadım. Eylül ayının gökyüzüne saldığı gri rengi bir destek olmadan, kendi imkanlarımla içime çekeceğim.

Çekerken anımsadım, yamuk yılık rüyalarımın içinde güzel bir şeyler karalamıştım. Hatırlamaya çalıştım, beceremedim. Bu aralar çok sık oluyor, uykumda bir şeyler, güzel olduğunu düşündüğüm şeyler yazıyorum lakin uyandığımda hepsi çoktan karanlıkta kaybolmuş oluyorlar. Gerçi tıpkı rüya esnasında mantık abidesi gibi dikilen absürt olayların ve kararların aslında ne kadar saçma olduklarının uyanınca anlaşılması gibi, muhtemelen hepsi saçma sapan sayıklamalardır ve uyandıktan sonra hiçbirini anımsayamadığım için bu muhakemeyi sağlıklı bir şekilde yapamıyorumdur.

Hatırlamaya çalışmayacağım, zaten ne kadar çabalarsam çabalayayım hatırlayamam. Video sitelerinde sıradan bir günü kurgusuz haliyle çekip ardından yayınlamak çok moda. Biz biraz daha nostaljik olalım, gece saat 01.28, kaygısız, kurgusuz ve sonunu düşünmeden yazalım. Madem rüyaları hatırlayamıyoruz, bir zamanlar bir yerlerde sonbahar geceleri yaşanmış hadiseleri hatırlayalım.

Sanırım her şey o hafta sonu sabahından önceki perşembe gecesi, ıssız bir yoldan tek başıma bisikletimle geçerken meçhul bir rüzgarın birbirleri ile ilişkisi hala yetkili merciler tarafından araştırılan bir grup yaprağı önümden uçurması ile başladı. O an rüzgarın asabiyetinden anlamıştım aslında ertesi sabah gri bir sonbahara uyanacağımı.

Karanlık bir sokakta yürürken, bir rüzgar esip artık sararıp dökülmeye başlamış yaprakları savurduğunda, kısalan günler ufuk çizgisinin ardında batıp can çekişirken bir şeyleri anımsayan ama anımsamamış gibi yapan insanlardan olma. Kimseyi de öyle olmaya zorlama. “Ne oldu?” diye sorma. Herkesin bir laneti var hayatta. Bizimki de hatırlamak, bazılarının ki umursamak. Bazısının ikisi, kalanların hiçbiri.

Hatırlama eylemi genellikle melankoli ile birlikte düşünülür, lakin bu daima öyle olmak zorunda değildir. Bazı anları sadece oldukları gibi ve aslında sadece oldukları için, onlar hakkında olumlu ya da olumsuz bir hisse kapılmadan da hatırlayabilirsin. Belki de asıl lanet budur.

Bir parkın yanından geçerken gözüm basket sahasının yanındaki banka takılıyor. Seneler önce birisi ile, başka bir sonbahar akşamı, başka bir cuma gecesi. Acaba yine Eylül ayı mıydı? Değildi sanırım, çünkü ikimiz de sarhoş olmamıza rağmen Kırım iti gibi soğuktan tir tir titriyorduk. Kasım olmalı. Ağlayarak bir şeyler anlatıyordu. Karanlık bir parkta bir kadın size ağlayarak bir şeyler anlatıyorsa bu onu öpmeniz için asla yeterli bir sebep değildir. Onu öpmemi beklemiş miydi acaba? Sanmam. Emin misin? Değilim. Pişman mısın? Hiç değilim. Evlendiğinden beri hiç haberleşmedik. Bir zamanlar pek yakındık oysa ki. Bu oyunun yazılı olmayan kuralları var. Onları içselleştirecek kadar uzun süre oynadık bu oyunu hepimiz. En azından çoğumuz. Bazı kuralları sevmedik ama değiştirmeye gücümüz de yetmedi. Bazı kurallar da en çok bizim işimize geldi, kötüye kullandık.

Kendimi şehirlerarası işlek bir yol üzerine konuşlanmış, yolcuların ihtiyaçlarını giderdiği bir yol bakkalı, belki bir benzinliğin düşük bütçeli marketi gibi hissettiğim zamanlar oldu. Sattığım tek şey ise ucuz öpücüklerdi. Kullananlar bir daha geri dönmediler. Sağlanan mal ve hizmeti beğenmediklerinden değil, dönüşte karşı şeritten geçtiler ve bir daha buralara yolları düşmedi. Eğer ortada beğenilmeyen bir şey varsa yolun vardığı yer olmalı. Kimse yol kenarında pusmuş işportacıların sunduğu mal ve hizmetler kalitesiz olduğu için bir yolculuktan vazgeçmez. Zaten kimse de yolculuk bittiğinde uzun, karanlık, uçsuz bucaksız bir yolda giderken ansızın uzaklarda görülen ışıklı bir tabelayı, benzinlik lokantalarına çöken hüznü hatırlamaz. Otoyollardaki Starbuckslar bile bu yüzden daha kasvetlidir! Yine de her şeye rağmen hiçliğin ortasında parıldayan bir ışık, birilerinin varlığı yolculara bir nebze güven vermez mi?

Artık böyle hissetmiyorum. Yeri geldiğinde ben de hayatımdan gelip geçen bazı insanlara yol üzeri dinlenme tesisi muamelesi yaptım çünkü, biliyorum. Yaparken yaptığımın farkında olmamam yapmadığım anlamına gelmez, belki kabahati, eğer ortada bir kabahat söz konusu ise, hafifletir. Herkes birilerinin dinlenme tesisi bu hayatta, bu da yazılı olmayan kurallardan biri işte. Verilen ve alınan hizzmetten memnun kalınsa da kimsenin kimseyi “yine beklemediği” değişik bir sektör.

Sarı yapraklar çoğalıyorlar. Kaş’ta bir başka Eylül günü. Bu sefer Eylül olduğuna eminim ve bu sefer vakit akşamüzeri. O devasa çınar ağacının altında içtiğim güzel kokulu kahveyi anımsıyorum. Biten sezona, boşalan sokaklara rağmen hala bu kadar taze kahve yapan bir yer bulabildiğime şaşırmıştım. Bir ortamı “kalabalık” olarak nitelendiremeyecek kadar az insan vardı etrafta ve sert bir rüzgar esip ihtiyar ağaçtan onlarca sarı yaprağı, altında dizilmiş masaların üzerine savuruvermişti. Son bir yaprak süzüle süzüle, aheste, savrula savrula inmeye başladı. Niçin gülmüştüm? Günlerdir okuduğum bir benzetmenin üzerine düşünüyordum çünkü. Turgenyev “Babalar ve Oğullar”da rüzgarda savrulan sarı bir yaprağı, uçuşan bir kelebeğe benzetmişti ve bu kadar ölü ve solgun bir nesne ile tam zıttı ölçüde canlı ve neşeli bir yaratığın birbirlerine bu kadar hayret verici bir şekilde benzemelerini çok güzel anlatmıştı. Biri varken diğeri yok. Ölüm geldiğinde artık yaşam yok (ne var Epikür’den kopya çektiysem!), yapraklar sarardığında da kelebekler yok. Yine de her ikisi birbirlerini anımsatıyorlar.

“Adam haklıymış!” demiştim de garson kız sipariş vereceğimi sanmıştı. “Biraz Rus edebiyatı, bir bardak da betimleme alabilir miyim?” diyebilirdim ama ukalaca olurdu. Demedim. Aynı ağacın altına, bu sefer tedarikli olarak, tekrar gideceğim.

Bisikletimle sararan yaprakları yarıp geçtiğim o haftasonundan birkaç gün sonra Ekim geliyor. Güneş tepelerin ardına çekinmeye yeltenirken son bir defa suratıma vuruyor deniz kenarında. Tatlı bir sonbahar akşamı esintisi istikrarlı bir biçimde seyrelmekte olan saçlarımın arasında geziniyor. Bu hoşuma gidiyor ve hayatımda belki de ilk defa İngilizce şarkılarda ve yabancı filmlerde bol bol başvurulan “rüzgarın saçları savurması” hissine dair fetişin sebebini anlıyorum. Üzerimde sadece beyaz bir tişört ve mayom var. Kollarımdaki güneş lekelerine bakıyorum ve yaşlanmakta olduğumu düşünüyorum. Bir bu kadar daha yaşadıktan sonra şu an yapmaya hala gücümün yettiği çoğu şeyi artık yapamayacağımı düşünüyorum. Galiba biraz hüzünleniyorum. Fazla değil. Böyle şeyler çok hüzünlendirmez beni.

Uçaklar hüzünlendirir ama.

Şehrin göbeğindeyken, bir şeyle meşgulken, etraf kalabalıkken değil ama. Bir sonbahar gecesi, geceler artık soğumaya ve sokaklar ıssızlaşmaya başladığında bir parkta yalnız otururken ya da ıssız ve ışıksız bir yerde tek başıma gecenin geçmesini beklerken geçen bir uçak hüzünlendirir beni. Kilometrelerce yüksekte basınçlı bir tüpün içinde bir yerden bir yere giden insanlar. Bazen yeterince ışıksız ortamlarda denk gelir hani, gökyüzündeki bir uçak mesafe algısından ötürü yıldızlar ile aynı boyutta gözükür. Hareket ettiğini algılayana kadar geçen saniyeler boyunca onu yanıp sönen yıldızlardan biri zannederim. Sonra onun bir uçak olduğunu, tüm o karanlığın içinde yıldızların arasında tek başına uçtuğunu idrak ettiğimde garip bir his çöreklenir yüreğime. Belki yolculuk fikridir buna neden olan? Yolculuklar genelde yalnız yapılır. En azından benimkiler öyle oldu genelde. Cismen yanımda biri olsa da ruhen ve fikren yalnızdım işte.

Yolcular yalnız hissetmeseler de o göğün ortasında uçak yalnızdır aslında. Kader ortağı yoktur. Bu yüzden yolcuları da yalnızdır. “Gemide” filminde diyordu ya “Gemi memleket gibidir.” diye. Uçak da memleket gibidir bir bakıma. İçindekiler farkında olmasa bile eğer bir memleket yalnızsa, vatandaşları da yalnızdır. Ve eğer ıssız bir yerde, hiçliğin ve sessizliğin ortasında tepenizden bir uçak geçerken nereden geldiği ve nereye gittiği konusunda en ufak bir fikriniz dahi yokken hayatta en çok olmak istediğiniz yer o uçağın içiyse hayatınızda bazı şeyler yolunda gitmiyor demektir. Bunun ne olduğunu bulmak size kalmış…

Karanlık gökyüzünün ortasından çıkagelen sepya bir sokak lambası, karanlık başka bir yeri ve sepya ışık saçan başka bir lambayı anımsatıyor. Başka bir sonbahar gecesiydi ve Sunal ile cebimizdeki sınırlı parayla rakı bulmaya çıkmıştık. İçkinin yeni yeni pahalanmaya başladığı lakin hala saat 10’dan sonra da ulaşılabilir olduğu güzel bir sonbahar akşamıydı. Paramız İzmir Rakısı’na yetmişti. İzmir Rakısı’nın yeni yeni piyasaya girdiği, hala bilinmediği ve hatta Abbas Rakı muamelesi gördüğü zamanlar. Abbas Rakı’ya başka bir gün değineceğim.

Sunal’ın odasında ben, o ve Şule beyaz leblebi eşliğinde rakı içiyorduk. Zaten Sunal o Atatürkçü adamdı, rakıyı beyaz leblebiyle içer, kafayı biraz bulunca da garsonlara ve sevdiği insanlara “Paşam” diye seslenmeye başlardı. Bu sonbahar gecesini takip eden kış mevsiminin güzel bir gecesi Isparta’da bu vesileyle birtakım garsonların ilginç bakışlarıyla muhatap olduğumuzu hatırlarım. Odanın aydınlatmasını Sunal’ın sepya ampullü masa lambası sağlıyordu.

Şule bizden yaşça biraz büyüktü. Biz büyürken o sabit kalmadığına ya da küçülmediğine göre hala öyledir diye düşünüyorum. Ama kafa dengi kadındı, iyi anlaşırdık. Bak şimdi yazdıkça hatırlıyorum zaten bir araya gelmemizin sebebi yukarıdaki Isparta yolculuğu için hazırlık yapmaktı, biz rakıya düşmüştük. Sunal ile ikimizin güzel bir fotoğrafını çekmişti. Sonra çok aradık o fotoğrafı bulamadık. Dijital materyallerin atıldığı bir çöplüğün içinde, unutulmuş bir hafıza kartında mahsur kaldı ve asla kurtarılamadı. Bir dünya haritası asılı duvarın altında, bir zamanlar rızkının peşinde koşan bir martının Sunal’ın kaplumbağalarını çaldığı, iki artı bir hoparlörlerinden Tual’den “Tiryakinim” çalarken dostumun dalgın dalgın, her tarafı binalarla çevrili bir balkonda ne kadar uzağa bakabilirse o kadar, uzaklara bakarak sigara içtiği o balkon penceresinin yanındaki masada…

Bu olaydan ötürü martıyı sorumlu tutmak pek doğru olmaz zira martı biraz Jonathan Livingston’un, çokça da sık sık deniz kenarında oturup geçip giden gemilerin ardından hüzünlenen şairlerin yüzünden lüzumsuz biçimde romantize edilmiş bir hayvandır. Kanatlarına bu kadar anlam yüklenirken kendisine fikri sorulmamıştır. Üzerine yüklenen bu anlamlardan dolayı, iyot kokulu deniz kenarı yürüyüşleri esnasında, iç hoplatan bir makamda öterek o esnada yan yana yürünen kişilerle ilgili kafa karışıklığı yaratabilir. Yoksa kendi halinde vapur peşinde gevrek kovalayan bir kuş işte. Kaygılar kadını pek korkar martılardan. Belki bu yüzdendir.

Bütün bunları neden yazdım. Çünkü blogun senelik parasını henüz verdim. Masrafları çıkarmam lazım. Sağlıcakla.

Kategori:Biz Hayata Kaptırmışken...

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir